SanalBilge.NET  

Go Back   SanalBilge.NET > Tarih Bölümü > Tarih Bölümleri > Eski Uygarlık

Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Arama Stil
Alt 12-19-2015, 09:43 PM   #1
Senior Member
 
Üyelik tarihi: Apr 2015
Mesajlar: 14.126
Standart Osmanlı İmparatorluğu 2

Sumatra Seferi (1569)

Ana madde: Sumatra Seferi
Bügünkü Endonezya'ya bağlı Sumatra Adası'nın kuzeybatısında yer alan Açe Sultanlığı'nın; Portekizliler'e karşı Osmanlı İmparatorluğu'ndan yardım istemesi üzerine II. Selim, 22 parçalık Kızıldeniz filosu komutanı Kurdoğlu Hızır Reis'i Açe'ye göndermiştir. Hint Okyanusu'na açılan Kurdoğlu, Açe'ye varmış ve gerekli yardımları ulaştırmıştır. Böylece Açe Sultanlığı Osmanlı İmparatorluğu'na bağlanmış ve Portekizliler'le mücadele edebilecek kudrete ulaşmıştır [190]
Kıbrıs'ın Fethi (1571)

Ana madde: Kıbrıs'ın Fethi
Kıbrıs Adası; Venedik Cumhuriyeti'nin elinde bulunmaktaydı ve Doğu Akdeniz ticareti için önem arz etmekteydi. Hristiyan korsanların barındığı ada; Osmanlı ticaret gemileri için tehdit oluşturmaktaydı ve Venedikliler; ada halkını ağır vergilerle ezmekteydiler. Bu yüzden ada halkını Osmanlı'dan yardım istemesi ve korsanların, Osmanlı gemilerine yağmalaması üzerine II. Selim, Lala Mustafa Paşa'yı adanın fethiyle görevlendirmiştir. Ancak Sokullu Mehmet Paşa bu kuşatmaya karşı çıkmaktaydı. Çünkü bu fetihle beraber bir Haçlı donanmasının oluşturulmasından endişe etmekteydi. Nitekim özellikle Magosa'dan büyük çıkarmalar yapılmış ve kuşatma 9 ay sürmüş, ada fethedilmiştir. Kıbrıs'ın fethiyle beraber Doğu Akdeniz ticaret yolunun güvenliği sağlanmış ve Anadolu'dan getirilen (özellikle Konya ve Karaman) Türkmenler'le adaya Türk kimliği kazandırılmıştır. Ayrıca bu fetih, Sokullu Mehmet Paşa'nın endişe ettiği gibi bir Haçlı donanmasının oluşturulmasına ve İnebahtı Deniz Savaşı'na neden olmuştur [191][192].
İnebahtı Deniz Savaşı (1571)

Ana madde: İnebahtı Deniz Muharebesi
Kıbrıs Adası'nın Osmanlı İmparatorluğu tarafından fethi üzerine Papa'nın önderliğinde İspanya, Venedik ve Malta gemilerinden oluşan bir Haçlı donanması oluşturulmuştur. Bu donanma; Mora Yarımadası'nın batısındaki İnebahtı'da Osmanlı donanmasına hazırlıksız yakalamıştır. Nitekim savaş Osmanlı donanmasının bozgunuyla sonuçlanmış ve Kılıç Ali Paşa, emrindeki filoyu kurtarmaya başararak İstanbul'a götürmüştür.
Biz Kıbrıs'ı almakla sizin kolunuzu kestik; siz ise donanmamızı yakmakla bizim uzamış sakalımızı tıraş ettiniz. Kesilen kolun yerine yenisi gelmez ama tıraş edilen sakal daha gür çıkar.

—Sokullu Mehmet Paşa, (Venedik elçisine) [193][194]

Bu savaşın kaybedilmesinde gemilerde deniz askerlerinin yerine kara askerlerinin yer alması ve donanmanın eksik olması etkili olmuştur. Bu savaşla beraber kimi tarihçilere göre Avrupalılar; Türkler'in yenilmez olmadığını anlamışlardır. Bu yenilgiyle Osmanlı donanması ilk kez yakılmış ve bu yenilginin sonuçları kısa süreli olmuştur. Dönemin sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa bu durumu Venedikli elçiye sağda görülen sözleriyle belirtmiştir.[193][194]
Tunus'un Fethi (1574)

Ana madde: Tunus'un Fethi (1574)
İnebahtı Deniz Savaşı'nda yakılan Osmanlı donaması; çok kısa bir süre içinde tekrar inşa edilmiş ve Kılıç Ali Paşa komutasında Akdeniz'e açılmıştır. Venedik, Ceneviz ve İspanyol donanmaları bu yeni donanmanın karşısına çıkamamış ve bu donanma; 13 Eylül 1574 tarihinde Tunus'u kesin olarak fethetmiştir[195][196].
Duraklama Dönemi (1579-1683)

Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu duraklama ve reform dönemi (1683–1827)
Bu dönem, Osmanlıların büyük bir güç olmaya devam ettiği, lakin eski gücünde olmadığının sinyallerini vermeye başladığı dönemdir. Yavaş yavaş Avrupalılara karşı prestij kaybı yaşadı. 1606 yılında imzalanan Zitvatorok Antlaşması, bunun bir göstergesidir. Değişen ticaret yolları ve gelişen Avrupa teknolojisi, Osmanlıların Avrupalılar karşısında güç kaybetmesine neden olmuştur.
Celalî (1519), Baba Zünnun (1525), Kalender Çelebi (1528), Karayazıcı (1598), kısaca Celali ayaklanmaları, Osmanlı toprak düzenini büyük ölçüde değiştirmiş, ağır vergiler yüzünden ya da “Büyük Kaçgun” sırasında yerlerinden olan çiftçilerin toprakları mültezimlerin ya da yerel yöneticilerin eline geçmiştir. Vergiler yüzünden borca giren köylüler, işledikleri toprakları sonunda tefecilere kaptırdılar. Osmanlı toprak düzeninin bel kemiği olan tımar sistemi bozuldu. Büyük nüfus hareketleri ortaya çıktı ve kentlere büyük göçler oldu. Tarımsal üretim geriledi ve kıtlık tarım ürünleri fiyatlarının yükselmesine yol açtı. On binlerce insan yaşamını yitirdi ve pek çok yerleşim yeri yıkıma uğradı. Osmanlı'da ilmiyenin bozulması da Osmanlı'yı geriletti. Avrupa'daki gelişmelerin (Reform, Rönesans) takip edilmemesi Osmanlı için bir dezavantaj olmuştur.
Portekizlilerin Doğu Afrika ve Hindistan'da ticaret kolonileri kurmasından sonra, Osmanlılar bunun bitirilmesi gerektiğini düşündü. 16. yy'de boyunca Doğu Afrika'ya yapılan seferlerdeki kısmî başarılara rağmen, Hindistan'a yapılan seferler başarılı olamadı.
Bu dönemde yapılan savaşlar, Avrupalılar'a Osmanlı'nın "yenilemez" olmadığını göstermiştir. Her ne kadar İnebahtı Deniz Muharebesi'nden sonra çabucak toparlanılmış olsa da, Avrupalılar Osmanlı'nın yenilebileceğini anlamıştır. Ruslara yapılan seferler istenen etkiyi yapamadı. Hatta Molodi Savaşı'ndan sonra, Ruslar güçlenmelerini hızlandırarak sürdürmüşlerdir. Bu yüzden Duraklama Dönemi'nden itibaren Ruslar, Osmanlılar dağılana kadar, Osmanlıların en büyük düşmanı olacaktır. 1593 yılındaki savaş, Osmanlı'yı hem ekonomik hem de askerî açıdan zayıflattı. Asker eksikliği giderilse de, ekonomik zayıflık Celali ve Yeniçeri İsyanları'na neden oldu. Nüfusun büyüklüğü, ekonomik sorunları daha da büyüttü. IV. Murad döneminde daha çok Safevilerle uğraşıldı. Erivan ve Bağdat tekrar alındı (Osmanlı-Safevi Savaşı). Bu savaş sonunda imzalanan Kasr-ı Şirin Antlaşması ile, Osmanlı'nın dağılıncaya kadarki doğu sınırını büyük ölçüde belirlendi.
Bu dönemde, Osmanlı tarihinde ilk defa yeniçerilerin kaldırılması gündeme geldi. Ancak bunu düşünen Genç Osman, yeniçeriler tarafından öldürüldü. 1656 yılında Köprülü Mehmet Paşa’nın sadrazam olmasıyla, Kadınlar saltanatı sona erdi. Bu değişim, Köprülüler Devri'ni başlattı. Bu devirde, Osmanlı kaybettiği gücünü az da olsa geri kazanmıştır. Podolya, Transilvanya, Girit gibi yerler alındı.



II. Viyana Kuşatması'nı (1683) anlatan bir çizim.


1683 yılındaki II. Viyana Kuşatması'yla beraber, Kutsal İttifak Savaşları başladı. 26 Ocak 1699 tarihinde Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu ile imzalanan Karlofça Antlaşması, Osmanlı-Kutsal ittifak Savaşları'nı bitirdi. Karlofça Antlaşması, Osmanlı Devleti'nin toprak kaybettiği ilk antlaşmadır. Bu tarihten sonra Osmanlı Devleti'nin gerileme dönemi başlamıştır. Papa tarafından Osmanlı Devleti'ne karşı Kutsal Roma-Cermen İmparatorluğu, Avusturya, Lehistan, Rusya, Maltalı Sen Jean Şövalyeleri ve Venediklilerden oluşan bir ittifak ile uzun süren savaşlar sonunda yorgun düşen Osmanlı Devleti, Banat ve Temeşvar hariç bütün Macaristan'ı ve Erdel Prensliği'ni Avusturya'ya, Ukrayna'nın kuzeyini ve Podolya'ı Lehistan'a, Mora'yı ve Dalmaçya kıyılarını Venediklilere bırakmıştır.
Deneyimsiz kişilerin tahta geçmesi ile merkezi yönetimin bozulması sonucu, devlet yönetiminde otoritenin sarsılması, halkın devlete olan güveninin azalmasına ve iç isyanların çıkmasına neden olmuştur. Özellikle Yeniçeriler artık padişaha karşı gelmekteydi. Yeniçerilerdeki Ocak, devlet içindir anlayışı Devlet, ocak içindir anlayışına dönüşmüştür. Avusturya ve İran seferleri sonucu oluşan ekonomik sıkıntılar, tımar sisteminin bozulması ve nüfus artışının yarattığı sosyal hayattaki sıkıntılar ve çağın gerisinde kalınması ile eğitim alanındaki bozulmalar sonucu devlet duraklama dönemine girmiştir. Coğrafi keşiflerle ticaret yollarının önem kaybetmesi, sık padişah değişmeleriyle çok verilen cülus bahşisi ve yeniçerilerin artmasıyla verilen ulufe miktarının da artması Osmanlı ekonomisini yıpratmıştır. Osmanlı Devleti'nin eğitim sisteminin bozulmasının nedeni Beşik Ulemalığı denilen sistemin ortaya çıkmış olmasıdır.Bu sisteme göre müderrislerin yeni doğan çocukları doğduğu andan itibaren medrese öğretmeni sayılıyordu.
III. Murad Dönemi (1574-1595)

Ana madde: III. Murad
Lehistan'ın Himaye Altına Alınması (1575)

Lehistan kralı 1572 yılında ölmüş ve kralın yerine geçecek varis bulunamamıştır. Bu yüzden Lehistan; Diyet meclisi tarafından idare edilmiştir. Bu durumda Osmanlı Devleti'nin, Lehistan'ı himaye altına alması gerekliydi. Çünkü Lehistan'daki bu siyasi boşluktan yararlanmak isteyen Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu, Rus Çarlığı, İsveç İmparatorluğu ve Fransa Krallığı; kendi hükümdar ailelerinden birinin Lehistan kralı olması için çabalamışlardır. Lehistan'ın Kutsal Roma Cermen İmpartorluğu ve Rusya arasında olan konumuda Osmanlı Devleti için önem teşkil etmiştir. Ayrıca Avusturya'ya komşu olan bir müttefik; Osmanlı Devleti'ni, Avusturya karşısında güçlü kılacaktı. II. Selim döneminde Fransa'nın desteklediği Henry, Osmanlı Devleti'ncede desteklenmiş ve Lehistan kralı olmuştur. Ancak Fransa tahtının boşalması sonucu Fransa kralı olmak isteyen Henry ülkesine kaçmış ve Lehistan'da yeniden karışıklıklar çıkmıştır. 1574 yılında II. Selim'in şehadetiyle sultan olan III. Murad; Erdel beyi Baturi'nin Lehistan kralı olmasını sağlamış ve ardından, Osmanlı Devleti ile Lehistan arasında bir antlaşma imzalanmıştır. Bu siyasi gelişmeler sonucunda Osmanlı Devleti'nin kuzey sınırları güvenlik altına alınmıştır. Ayrıca Osmanlı hakimiyeti Baltık Denizi'ne kadar ulaşmış ve Rusya'ya karşı kuzeyde bir set çekilmiştir. Erdel beyi Baturi'nin, 1575 yılında kral olmasıyla Osmanlı himayesine giren Lehistan, 1587 yılına kadar Osmanlı himayesinde kalmıştır [197].
Fas'ın Himaye Altına Alınması ve Vadisseyl Savaşı (1576-1578)

Ana madde: Vadisseyl Muharebesi
1574 yılında Tunus'un fethiyle beraber Kuzey Afrika'da Osmanlı topraklarına katılmayan tek yer olan Fas Sultanlığı ile Osmanlı Devleti arasındaki ilk ilişkiler, Kanuni döneminde başlamıştır. Taraflar arasındaki ilişkiler, Osmanlı Devleti'nin Cezayir'deki gücüyle orantılı olarak değişmiştir. 16. yüzyılın ikinci yarısındaysa Osmanlı Devleti, Fas'taki taht kavgalarına karışmıştır. Çünkü Osmanlı Devleti'nin Cebelitarık Boğazı'na hakim olabileceği ve Atlas Okyanusu'na açılabileceği tek yer Fas'tı. Ayrıca Cezayir'in güvenliği açısından Fas, büyük bir önem taşımaktaydı. Nitekim III. Murad, kendisinden yardım isteyen Abdülmelik'e yardım için Cezayir beylerbeyi Ramazan Paşa'yı görevlendirmiştir. Ramazan Paşa, Fas'a girerek Abdülmelik'in taht mücadelesi verdiği Ebu Abdullah'ı mağlup etmiş ve 8 Mart 1576'da Fas tahtına Abdülmelik'i çıkarmıştır. Böylece Fas, Osmanlı Devleti'nin himayesine girmiştir. Portekizliler ise bu durumdan hiç hoşnut olmamış ve Tanca civarına kaçan Ebu Abdullah'ın kendilerinden yardım istemesi üzerine Portekiz kralı Sebastião, askeri harekat kararı almıştır. Ordusuyla beraber Tanca'ya çıkan ve kuvvetlerini Ebu Abdullah'la birleştiren Sebastião, Osmanlı Devleti ve Abdülmelik'in kuvvetleriyle Tanca'ya yakın Kasrü'l-Kebir'de karşılaşmıştır (1578). Burada iki taraf arasında Vadisseyl Muharebesi yaşanmış ve Portekiz ile Ebu Abdullah mağlup olmuştur. Osmanlı ile Abdülmelik'in kuvvetlerinin bir kısmı, o sırada gelgit etkisindeki Vadiü'l- Mehazin'i geçmeye çalışırken boğulmuştur. Aynı yerde Portekiz kralı Sebastião'da ölmüş ve arkasında herhangi bir varis bırakmamasından dolayı Portekiz, 60 yıl İspanya işgali altında kalmıştır. Portekiz hakimiyetindeki Hint ticaret yollarıysa Britanya ve Hollanda'nın kontrolüne geçmiştir. Öte yandan hasta olan Abdülmelik'te savaş esnasında hayatını kaybetmiştir. Vadisseyl Savaşı'yla beraber Fas'ta Portekiz hegemonyası önlenmiş ve Osmanlı Devleti, Fas'tan Mısır'a kadar bütün Kuzey Afrika'nın denetimini ele geçirerek 50 yıl daha Fas'ı himaye etmiştir. Fransa, 1830 yılında Cezayir'i ele geçirene kadar iki taraf arasındaki ilişkiler devam etmiştir. Osmanlı Devleti; Fas'ı, hiçbir dönemde topraklarına katmamıştır [198][199].
Osmanlı-İran Harpleri (1578-1590)

Ana madde: 1578-1590 Osmanlı-İran Savaşı
İran'da Şah Tahmasb'ın ölmesiyle beraber onun oğlu İsmail, İran şahı olmuştur. Şah II. İsmail, Osmanlı Devleti ile İran arasında imzalanmış olan 1555 Amasya Antlaşması'na riayet etmemiştir. Ayrıca bazı Osmanlı emirlerini kendi tarafına çekmiştir. Bu yüzden Osmanlı Devleti, Van Beylerbeyliği'ne emir vererek bölgede huzurun sağlanmasını istemiştir. İran'ın Luristan valisinin Osmanlı Devleti'ne sığınmasıyla ilişkiler iyice gerginleşmiştir [200].
Bu dönemde İran şahı II. İsmail'in zehirlenerek öldürülmesiyle beraber İran'da taht kavgaları başlamıştır. İran'daki karışıklıklardan faydalanılması gerektiğini belirten Van beylerbeyi, İran'ın zararlı faaliyetlerinin önlenmesi amacıyla bu devlete savaş ilan edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Ayrıca Osmanlı Devleti'nin; Kafkasya'ya ulaşmak istemesi, İran'ın kuzeydende baskı altına almak ve Orta Asya Türk dünyasıyla bağlantı kurmak istemesi nedenleriyle Sultan III. Murad, 1578 yılında İran'daki Safevî Devleti'ne savaş ilan etmiştir. Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa; bu savaşa engel olmak istemiştir çünkü İran'ın geniş bir coğrafya olduğu ve burada tutunmanın zor olduğunu, Safevîler'e karşı galip gelinse dahi Şiî İran halkının itaat altına alınamayacağını belirtmiştir. Buna rağmen Sokullu, padişah üzerindeki etkisinin azalmasından ve o dönem devlet idaresinde etkili olan Sinan Paşa ile Lala Mustafa Paşa'nın İran seferine başkomutan olmak istemesi nedeniyle bu savaşa engel olamamıştır. Sokullu'nun haklı olduğu sonradan da anlaşılmıştır. Nitekim III. Murad, kendisi ordunun başında sefere çıkacak kabiliyette olmadığından Lala Mustafa Paşa'yı, orduya serdar tayin etmiş ve savaş ilan etmiştir. Lala Mustafa Paşa, 5 Nisan 1578'de orduyla beraber Üsküdar'a geçmiştir. Aşkale'ye varınca da Karaman, Maraş, Erzurum ve Diyarbakır beylerbeylik kuvvetleriyle asıl orduyu birleştirmiştir [201][202][203].
Çıldır Meydan Muharebesi ve Sonrası (1578-1583)

Ana madde: Çıldır Muharebesi
Van beylerbeyi Köse Hüsrev Paşa'nın, sınırda İran komutanlarından Emîr Han’ı bozguna uğrattığını haber alan Lala Mustafa Paşa, kendi üzerine gelen İran kuvvetlerinin durdurulması görevini Özdemiroğlu Osman Paşa'ya vermiştir. Osman Paşa, emrindeki kuvvetlerle Çıldır Gölü'nün kuzeybatısına gelmiş ve İran kuvvetlerini karşılamıştır. 9 Ağustos 1578 tarihinde, burada gerçekleşen Çıldır Meydan Savaşı'nı Özdemiroğlu Osman Paşa kazanmış ve Tokmak Han komutasındaki Safevîler önemli bir bozguna uğramıştır. Bu savaşla beraber Aras Nehri boyları tekrar Osmanlı egemenliğine girmiş ve Azerbaycan ile Gürcistan'ın fethi için herhangi bir engel kalmamıştır. Bu savaşın hemen ardından Gürcistan ve Tiflis fethedilmiştir. Buralardan Şirvan üzerine yönelen Osman Paşa, üzerine gelen 20.000 kişilik bir İran kuvvetini Koyun Geçidi'nde mağlup etmiştir. Bu savaşta esir alınan 5.000 kişi dışındaki tüm İran askerleri öldürülmüştür. Çıldır Zaferi'nin ardından Gürcistan'ı fetheden Osmanlı ordusu, Koyun Geçidi Zaferi'nden sonrada nüfusunun çoğunluğu Sünni olan Şirvan'ı fethetmiştir. Bu esnada, Hazar Denizi kıyısındaki Doğu Şirvan bölgesindeki Sünni halk, kendilerine zulmeden İran'a karşı ayaklanmış ve İran'ı bölgeden çıkarmıştır. Bölgeye gelen Osmanlı ordusu, burayı rahatlıkla kontrol altına almış, ardından da Dağıstan'a yönelerek burayı fethedilmiştir [204].
Özdemiroğlu Osman Paşa, az bir kuvvetle fethedilen yerlerde bırakılmış ve 8 Ekim'de Lala Mustafa Paşa, asıl orduyla Erzurum kışlağına çekilmiştir. Bunu fırsat bilen Safevîler'se 30.000 kişilik bir kuvvetle bölgeye girmişlerdir. 14.000 kişiyle Safevîler'e karşı koyan Özdemiroğlu Osman Paşa, Şamahı'da yapılan savaşta düşmana 15.000 ölü verdirmiş ve 10.000 esir almıştır. Kasım 1578'de gerçekleşen bu savaşta Safevîler'den çoğu yaralı birkaç bin asker kurtulabilmiştir. Esir edilen Safevî komutanı Urus Han ile oğlu Dede Han, Ereş'te Sünni halkı katletmiş olmaları sebebiyle idam edilmiştir. Bu yenilgilerden sonra Safevîler, Özdemiroğlu Osman Paşa ile ancak Safevî şehzadesinin başa çıkabileceğini düşünmüşler ve Safevî veliahdı Hamza Mirza'yı, emrindeki 100.000 kişilik orduyla Osman Paşa üzerine göndermişlerdir. Osmanlı kuvvetleriyse Osman Paşa'nın 13.000 kişilik kuvveti ve yardıma gelen 25.000 kişilik Kırım atlılarından ibaretti. Yapılan savaşta düşmana ağır kayıplar verdiren Osman Paşa, kendisininde az bir kuvveti kaldığı için Şirvan'ı Safevîler'e bırakarak Dağıstan'a çekilmiştir [205].
1579 yılında yapılan savaşlarda Erzurum ve Kırım'dan gelen kuvvetlerin yardımıyla Şirvan tekrar alınarak Safevîler'e ağır kayıplar verdirilmiştir. Aynı yıl Kars'a kale yaptırılmış ve şehir imar edilmiştir. 1580 yılında herhangi bir çatışma gerçekleşmemiştir. Ordu serdarlığınada Lala Mustafa Paşa yerine Koca Sinan Paşa getirilmiştir. 1581 yılında Şirvan'ı almak amacıyla 18.000 kişilik bir orduyla hareket eden Safevî komutanı Selmân Han, Kırım kalgayı Mehmed Giray'ın oğlu Gazi Giray tarafından ağır bir yenilgiye uğratılmış ve 18.000 kişiden sadece 300'ü kurtulmuştur. 1582 yılında Safevîler, Çıldır Meydan Savaşı'dan sonra kaybetmiş oldukları Gürcistan ve buranın merkezi Tiflis'i almak için harekete geçerek Tiflis'i kuşatmışlardır. Kalede çok az asker ve erzak bulunmasına karşın kale son derece iyi savunulmuştur. Nitekim kuşatmadan sonuç alınmadığına gören Safevîler, geri çekilmişlerdir [206].
Meşaleler Muharebesi ve Sonrası (1583-1590)

Ana madde: Meşaleler Muharebesi
1583 yılında ordu serdarlığına Ferhat Paşa getirilmiş ve 60.000 kişilik bir kuvvetle İstanbul'dan yola çıkmıştır. Bunu öğrenen Safevîler'in Gence valisi İmam Kulu Han; bu kuvvetler gelmeden Özdemiroğlu Osman Paşa'nın kuvvetlerini yenme amacıyla 50.000 kişilik bir kuvvetle Şirvan ile Dağıstan arasındaki Samur Irmağı'nın güney kıyısına gelmiş ve oradan da Bilasa Ovası'na inmiştir. Bu ovada üç gün üç gece süren, gecelerde meşale yakılarak muharebeye devam edilmesinden dolayı Meşaleler Muharebesi adını alan bu savaşta İmam Kulu Han, 7.000 kayıp vermiş ve ordusunun geri kalan kısmının dağılması sebebiyle çekilmiştir. Meşaleler Savaşı'yla Özdemiroğlu Osman Paşa, çok büyük bir zafer kazanmıştır. Bu sırada bölgeye yaklaşan Ferhat Paşa'da zafer haberini almış ve önce Revan'ı, ardından da Bakü'yü fethetmiştir [207].
1585 yılında hem sadrazam hem de İran serdarı olan Özdemiroğlu Osman Paşa, 150.000 kişilik ordusuyla 25 Eylül 1585 tarihinde Tebriz'in, Osmanlı Devleti tarafından beşinci fethini gerçekleştirmiştir. Kaleyi tamir ettirerek komutan tayin eden Osman Paşa, Tebriz'in bir banliyösü olan Şenb-i Gazan'a gelmiştir. Uzun süredir hasta olan Osman Paşa'nın rahatsızlığı da iyice ilerlemiştir. Bu esnada yanlış bir istihbarat sonucu Osman Paşa'nın öldüğünü duyan Safevî veliahdı Hamza Mirza, 30.000 atlıyla Osmanlı Ordusu'na bir gece baskını yapmak istemiş ancak başarılı olamayarak geri çekilmiştir. Bu, Özdemiroğlu Osman Paşa'nın son zaferi olmuş ve Osman Paşa, 30 Ekim 1585 gecesi vefat etmiştir. 1587 yılında önemli bir çarpışma gerçekleşmemiştir. 1588 yılındaysa Ferhat Paşa, Sultan III. Murad'ın kesin emriyle Gence'yi fethetmiştir. Şirvan beylerbeyi Cafer Paşa'ysa; Safevîler'in Gence valisi Ziyâdoğlu Mehmed Han'ın kuvvetlerinin büyük bir kısmını imha etmiştir [208].
Irak Cephesi

1578-1590 Osmanlı-İran Savaşı'nın Irak cephesinde; her ne kadar Gürcistan, Şirvan taraflarındaki kadar olmasada Osmanlı üstünlüğü burada da devam etmiştir. 1578'de Dînever, Muhammere, Şüster, Dizfûl bölgeleriyle Basra Körfezi'nin kıyı yakaları Osmanlı Devleti tarafından fethedilmiştir. Bağdat beylerbeyi Elvendzâde Ali Paşa, 7 Kasım 1583 tarihli Dizfûl Meydan Muharebesi'nde Safevîler'i mağlup edince; Batı İran'daki Şafiî olan aşiretler ve beyler, teker teker gelip Osmanlı Devleti'ne bağlılıklarını bildirmişlerdir. Böylece güneyden kuzeye Huzistan, Luristan, Kirmanşah, Ardelan eyaletleri Osmanlı Devleti'ne katılmıştır. 30 Ekim 1587 tarihinde, Irak cephesinde Çağalazâde Sinan Paşa komutasındaki Osmanlı kuvvetleri, Hemedan Safevî valisi Korkmaz Han'ın emrindeki kuvvetlerle Câmâsâb Çayı kenarında yaptıkları meydan muharebesini kazanmışlar ve Safevîler'e ağır kayıplar verdirerek Korkmaz Han'ı esir etmişlerdir [209].
Ferhat Paşa Antlaşması (1590)

Ana madde: Ferhat Paşa Antlaşması
Batıda hem Kafkas hem de Irak cephelerinde Osmanlı Devleti'yle savaşan, ağır yenilgiler alıp büyük çaplı toprak kayıplarına uğrayan Safevîler, Horasan'da hüküm süren Sünnî ve Türk Şeybaniler'in hükümdarı Abdullah Han'ın; Meşhed'i kuşatıp fethetmesi ve Hindistan'daki Sünnî Ekber Şah'la aralarının bozuk olması sebebiyle üç ateş arasında kalmışlardır. Bu yüzden Şah Abbas, Osmanlı Devleti'nden barış istemiştir. Şah Abbas; yeğeni Haydar Mirza'yı bir elçi heyetiyle beraber sulh rehinesi olarak Osmanlı Devleti'ne göndermiştir. 14 Ekim 1589 tarihinde Hasankale'deki umumi karargahta Ferhat Paşa tarafından karşılanan Safevî şehzadesi, 28 Ocak 1590'da İstanbul'a gelmiştir. Sulh heyeti başkanı Mehdî Kul Han, Sultan III. Murad tarafından kabul edilmiştir. Konuşmasına izin verilince Şah Abbas'ın tüm Osmanlı fütûhatını tanıdığını, o zaman için fiilen tarafların elinde bulunan yerlerin aynı devlette kalması şartıyla sulh istediğini belirtip, Şah Abbas’ın; Osmanlı padişahının saltanat süren kulları arasında bulunduğunu söylemiştir [210].
21 Mart 1590 tarihinde, Osmanlı Devleti ile Safevîler arasında Ferhat Paşa Antlaşması imzalanmıştır. Duraklama Dönemi'nin ilk antlaşması olan Ferhat Paşa Antlaşması ile iki taraf arasında 12 yıldır süren savaşlar sona erdirilmiş; başta Tebriz şehri olmak üzere tüm Azerbaycan, Gürcistan, Karabağ, Dağıstan, Şirvan, Luristan ve Şehrizor Osmanlı Devleti'ne bırakılmış ve İslam peygamberi Muhammed, Dört Halife'den Ebu Bekir, Ömer bin Hattab, Osman bin Affan ile Muhammed'in zevcesi Aişe hakkında Şiî İran halkının kötü söz söylememesi kararlaştırılmıştır. Ayrıca bu antlaşmayla beraber Osmanlı Devleti; doğudaki en geniş sınırlarına ulaşmıştır [211][212].
III. Mehmed Dönemi (1595-1603)

Ana madde: III. Mehmed
Osmanlı-Avusturya Harpleri (1593-1606)

Ana madde: 1593-1606 Osmanlı-Avusturya Savaşı
Osmanlı Devleti'nin; doğuda İran'a karşı büyük bir zafer kazandığı dönemde, batıda da bazı gelişmeler olmuştur. Avusturya Arşidüklüğü, 1533 tarihli İstanbul Antlaşması gereği Osmanlı Devleti'ne ödenmesi gereken yıllık 30.000 düka altın vergiyi geciktirmiş ve Osmanlı sınırında olaylar çıkartmıştır. Bu nedene Bosna beylerbeyi Telli Hasan Paşa, Avusturya üzerine bir harekat düzenleyerek 1.000 esir, 12 top ve birçok ganimetle geri dönmüştür. Ancak bu harekat, Avusturya'yla olan ilişkileri daha da kötüye itmiş ve Avusturya, taarruz geçmiş, Sisak-Moslavina denen yerde Telli Hasan Paşa ile 8.000 askerini pusuya düşürerek hepsini öldürmüştür. Bunun üzerine Dîvân-ı Hümâyun, 1593 yılında Avusturya'ya savaş ilan etmiştir. Osmanlı Devleti, bu savaşın başlaması konusunda her ne kadar haklı olsada neredeyse tüm Avrupa ülkeleri, Avusturya'yı desteklemiştir [213].
Sultan III. Murad dönemindeki bazı çatışmalarda Osmanlı Devleti bazen galip gelmiş bazen de mağlup olmuştur. Ancak bu çatışmalarda iki tarafta herhangi bir çıkar elde edememiştir. Avusturya ile olan savaşlar devam ederken, 16 Ocak 1595 tarihinde Sultan III. Murad vefat etmiş ve 11 gün sonra yerine oğlu III. Mehmed sultan olmuştur [214].
Sultan III. Mehmed tahta çıktığında Osmanlı Devleti, Avusturya Arşidüklüğü'yle yoğun bir şekilde savaşmaktaydı. III. Mehmed'in tahta çıktığı ilk günlerde Eflak, Boğdan ve Erdel beyleri; Avusturya'nın kışkırtmaları sonucu isyan etmiştir. Bu arada Sadrazam Koca Sinan Paşa'nın rakibi olan, İran savaşlarında da yer alan Ferhat Paşa; III. Murad'ın ölüp yerine III. Mehmed'in geçmesinden faydalanarak 16 Şubat 1595 tarihinda Sinan Paşa'nın azlini sağlamıştır. Valide Safiye Sultan'ın desteklediği Ferhat Paşa; Eflak üzerine seferdeyken kendisinin sadrazamlıktan azli için İstanbul'da çalışmalar yapıldığını öğrenmiş ve bu yüzden cepheyi bırakıp İstanbul yolunu tutmuştur. Bu sırada vüzera ve ulemadan etkili taraftarlarının desteğini alan Koca Sinan Paşa, 30.000 akçe rüşvet vererek Şeyhülislam Bostanzade Mehmet Efendi'den fetva almış ve 7 Temmuz 1595'te tekrar sadrazam olmuştur [215].
Tekrar sadrazam olduktan sonra savaşlara devam eden Koca Sinan Paşa; oğlu Mehmed Paşa'yı Macaristan cephesine göndermiş, kendiside 17 Ağustos 1595 tarihinde Eflak voyvodası II. Mihael'in (Cesur Mihael) isyanını bastırmak için sefere çıkmıştır. Rusçuk'ta tamamlanmış olan köprü vasıtasıyla Tuna Nehri'ni alıp Eflak topraklarına giren Koca Sinan Paşa, Mihael'in kuvvetleriyle Bükreş civarında karşılaşmıştır. Sinan Paşa'ya karşı mağlup olan Mihael, Erdel sınırına kaçmıştır. Sinan Paşa'ysa Bükreş'i alarak burayı bir İslam şehri yapmış, kiliseleri camiye tahvil etmiştir. Ancak kışın yaklaştığı dönemde Mihael'in gerilla savaşları ve onun Erdel voyvodası Sigismund Batori'den destek görmesi, bu seferi zora sokmuştur. Bu yüzden Sinan Paşa, Yergöğü'ne çekilmek zorunda kalmıştır [216][217][218].
27 Ekim 1595 tarihinde II. Mihael; Osmanlı Ordusu'ndan nispeten az olan kuvvetleriyle saldırıya geçmiş ve Osmanlı kuvvetleri, Yergöğü'nde ağır bir yenilgi alarak büyük kayıp vermiştir. Ardından Mihael, Rusçuk'taki köprüyü yıkmış ve Tuna Nehri'nin öte tarafındaki Osmanlı kuvvetlerine top atışları yaparak Rusçuk şehrini yakmıştır. Bu esnada Macaristan cephesinde de kritik öneme sahip olan Estergon, Eylül 1595'te kaybedilmiştir. Bu başarısızlıklar sebebiyle 19 Kasım 1595 tarihinde Koca Sinan Paşa azledilerek Malkara'ya gönderilmiş ve yerine Tekeli Lala Mehmed Paşa getirilmiştir. Ancak Mehmed Paşa göreve geldikten 10 gün sonra vefat edince Koca Sinan Paşa, 1 Aralık 1595'te tekrar sadrazam yapılmıştır. Koca Sinan Paşa, cephedeki nazik durumdan dolayı Sultan III. Mehmed'in, ordunun başında sefere çıkmasını istemiştir. Valide Safiye Sultan buna her ne kadar karşı çıksada bir yandan Koca Sinan Paşa'nın bir yandan da Hoca Sadeddin Efendi'nin teşvikleriyle III. Mehmed, ordunun başında sefere çıkmaya karar vermiştir. Sefer hazırlıklarının sürdüğü esnada Koca Sinan Paşa hastalanmış, divan toplantılarına katılamamış, 4 Nisan 1596 tarihinde de vefat etmiştir. Onun vefatıyla Damat İbrahim Paşa, yeni sadrazam olmuştur [219][220][221].
Eğri'nin Fethi (1596)

Ana madde: Eğri Kuşatması (1596)
Ordunun başında sefere çıkan Sultan III. Mehmed, henüz Segedin'deyken daha önceden kritik Estergon kalesini ele geçiren Avusturya, Hatvan kalesini kuşatmıştır. Gönderilen destek kuvvetlerinin yetişememesinden dolayı Hatvan kaleside düşmüş ve kaledeki tüm muhafızlar ile halk, Avusturya ordusu tarafından katledilmiştir. Bu yüzden Osmanlı ordusunda bir intikam duygusu ortaya çıkmıştır. 21 Eylül 1596 tarihinde; başında Sultan III. Mehmed bulunan Osmanlı ordusu, Eğri Kalesi önlerine gelmiştir. III. Mehmed kaleye elçi yollayarak kalenin kendilerine teslim edilmesini istemiş ancak bu istek reddedilince kuşatma başlamıştır. Top atışları sonucu burçlarda gedikler açılsada kalenin çok iyi savunulması sebebiyle Osmanlı askerleri, şehre girememiştir. İntikam duygusuyla savaşan Osmanlı ordusunda, paşalar ve kumandanlarda en önünde savaşınca maneviyat en üst düzeye çıkmıştır. Nitekim çok büyük bir gedik açılmış ve Osmanlı ordusu kaleye girmiş, dayanamayan muhafızlarda teslim olmuştur. Ancak Osmanlı askerlerinin, Hatvan'da yapılanları unutamaması sebebiyle Eğri kalesindekilerde aynı akıbete uğramıştır. Ayrıca bu kalenin fethiyle beraber Sultan III. Mehmed "Eğri Fâtihi" ünvanı almış ve Osmanlı Devleti, en geniş yüzölçümüne ulaşmıştır. Eğri'nin fethedilmesinden sonra, Hatvan kaleside geri alınmıştır [222][223][224].
Haçova Meydan Muharebesi (1596)

Ana madde: Haçova Muharebesi
Eğri Kuşatması henüz devam ederken Avusturya'da büyük bir ordu oluşturulmuş; bu orduya isyan halindeki Erdel kuvvetlerinden başka Alman, Felemenk, Macar, Leh, İspanyol, Çek, Hırvat, Slovak ve İtalyan askerleride katılmış, nitekim ordunun mevcudu 300.000 kişiyi bulmuştur. Buna karşılık Osmanlı ordusu 140.000 kişiyle sınırlı kalmıştır. Avusturya ordusunun bu kadar kuvvetli olduğunundan haberdar olmayan sadrazam Damat İbrahim Paşa, bu orduyu durdurmak için Cafer Paşa'yı görevlendirmiştir. Emrindeki 4.500 kişiyle saldırıya geçen ve hem Avusturya ordusunun büyüklüğünden hem de Rumeli beylerbeyi Veli Paşa'nın taarruza geçmemesinden dolayı Avusturya arşidükü III. Maximilian tarafından kumanda edilmekte olan bu büyük ordu karşısında kayıp veren Cafer Paşa, geri çekilmiştir. Bunun üzerine asıl Osmanlı ordusu 25 Ekim'de Haçova'ya gelerek buraya mevzilenmiştir. Savaşın ilk gününde gerçekleşen çatışmalarda Kırım kalgayı Fetih Giray Han ve Ağaoğlu Sinan Paşa komutasındaki Türk kuvvetleri, Avusturya ordusuna 6.000 kişilik ağır bir kayıp verdirmiştir. Ancak tüm hatlarıyla Türk ordusunun merkezine yüklenen Avusturya ordusu; Yeniçeriler'i de şaşırtan bir ateş gücüyle Ordu-yi Hümâyûn'a büyük kayıplar verdirmiştir. Bu esnada Sultan III. Mehmed'in otağına çekilmesi ve Sadrazam Damat İbrahim Paşa'nın sultana geri çekilmeyi telkin etmesiyle Türk ordusunda bir bozgun havası esmeye başlamıştır.
Ancak Hoca Sadeddin Efendi'nin; geri çekilmek için atına binen III. Mehmed'in atının dizginlerinden tutarak buna engel olması ve kendi gazileri ile Kırım atlılarıyla Avusturya ordusunu şaşırtan bir taarruza girişmesi savaşın sonucuna büyük etkilerde bulunmuştur. Ayrıca Osmanlı ordusunun merkezine girerek yağmaya başlayan ve disiplinden çıkan Avusturya askerlerine, Osmanlı ordusunun geri hizmetçileri olan oduncular, çadırcılar, deveciler, aşçılar ve uşakların ellerine geçirdikleri kazma, balta, tırpan ve kepçelerle saldırmaya başlamasıyla beraber disiplinden çıkan Avusturya askerleri paniğe kapılmıştır. Bundan faydalanarak toparlanan akıncılar ve yeniçerilerin yeniden düşmana saldırmasıyla savaşın dengeleri alt üst olmuştur. Türk akıncılarının seri manevralarıyla savaş esnasındaki ateş menzili avantajını kaybeden ve disiplinden çıkan askerlerini toparlayamayan Avusturya arşidükü III. Maximilian, geri çekilmeye başlamıştır. Nitekim Türk ordusundaki bozgun havası zafer havasına dönmüş ve bu defa Türk ordusu tüm hatlarıyla Avusturya ordusuna saldırmıştır. Maximilian, ordusu düzensiz bir şekilde çekilirken çatışmalardan başka bataklığa saplanan 20.000 askerini kaybetmiştir. Ayrıca imparatorluk armalı yaklaşık 100 büyük Avusturya topu, Osmanlı ordusunun eline geçmiştir. Saldırı toplarını ve en seçkin piyadelerini kaybeden Maximilian, karargahını terk ederek kaçmak zorunda kalmıştır. Ancak Osmanlı Ordusu'da çok kayba uğradığından ve düşmana yeterince kayıp verdirdiğini düşündüğünden Maximilian'ı takip etme girişiminde bulunmamış, şehri savunacak hiçbir güç kalmadığı halde Viyana'yı kuşatmamıştır.
Bu savaşla beraber Avusturya, beklemediği bir mağlubiyet almıştır. Ayrıca Haçova Zaferi, Avrupa içlerine kadar girmiş bulunan Osmanlı Devleti'nin son büyük meydan savaşı zaferi olmuştur. Bu zafer, kazanılmasında çadırcı, deveci, aşçı gibi geri hizmetlilerinde yer alması sebebiyle savaş literatüründe "Kazma-Kürek Savaşı" olarak da geçer. Haçova Zaferi'nden sonra gerek savaşın kötü bir şekilde yönetilmesi, gerekse Eflak, Boğdan ve Erdel voyvodalıklarının çıkardıkları isyanların yayılması savaşın Osmanlı Devleti'nin aleyhine dönerek 1606'ya kadar uzamasına neden olmuştur [225][226][227].
Kanije Savunması (1601)

Ana madde: Kanije Savunması
1600 yılında Avusturya Arşidüklüğü'ne karşı ilerleyen Osmanlı Ordusu; alınamaz denilen Kanije Kalesi'ni fethetmiş ve kalenin komutanlığına Tiryaki Hasan Paşa getirilmiştir. Ardından kaleye 9.000 kişilik bir kuvvet ve cephane ile erzak bırakan Osmanlı Ordusu, geri çekilmiştir.
Osmanlı Ordusu'nun çekilmesini fırsat bilen Avusturyalılar, 9 Eylül 1601 tarihinde Kanije önlerine gelerek kalenin dışarıyla bağlantısını kesmiş ve kaleyi kuşatmıştır. Kanije'yi kuşatan Avusturya ordusunun mevcudu 35.000 ila 100.000 asker ve 47 büyük toptan oluşmuştur. Bu ordunun içinde Avusturyalı askerlerden başka İtalyan, İspanyol, Hırvat ve Macar askerlerle Malta Adası'ndan gelen bazı Saint Jean Şövalyeleri'de yer almıştır. Tiryaki Hasan Paşa'nın emrindeyse 9.000 yeniçeri ile 100 küçük çaplı bulunmaktaydı. Ayrıca kalenin dışarıyla tüm bağlantısı kesilmekle beraber, erzak ve cephanede son derece kısıtlı düzeydeydi.
Tiryaki Hasan Paşa, kuşatmanın ilk günlerinde sadece tüfek atışı yaptırmıştır. Bu yüzden kalede top bulunmadığını düşünen Avusturya arşidükü Ferdinand, topyekün bir saldırı emri vermiştir. Ancak kaledeki topların ateşlenmesiyle ağır kayıplar veren Avusturya ordusu geri çekilmiş ve verdiği ağır kayıplardan sonra daha agresif bir şekilde saldırmaya başlamıştır. Bu şiddetli saldırılara direnen Tiryaki Hasan Paşa, artık kalenin tek başına silahlarla savunulamayacağını anlamış ve düşman üzerinde psikolojik baskı yaratmak istemiştir. Bunun için ilk olarak kale dışında ölen askerlerinin ceplerine kurmaca mektuplar koydurmuştur. İçinde Kanije Kalesi'nin çok uzun süre yetecek erzak ve cephaneye sahip olduğu, Belgrad'da bulunan Osmanlı Ordusu'nun her an yardıma geleceği yazan bu mektuplar, kalenin düşürülememesi sebebiyle çok kızgın olan Avusturya arşidükü Ferdinand'ı iyice sinirlendirmiş ve telaşlandırmıştır. Bunun sonucunda Ferdinand, kaleye yapılan saldırıları daha sıklaştırmış ve sertleştirmiş, Tiryaki Hasan Paşa'nın kellesini getiren askere "40 köy" vaat etmiştir.
Saldırıların daha sıklaştığı ve sertleştiğini gören Tiryaki Hasan Paşa, kurmaca mektupların kendi aleyhlerinde olduğunu anlamış ve farklı bir yol denemiştir. Buna göre sanki kalenin içinde her gün şenlik varmış gibi devamlı Mehter Marşı çalınmıştır. Ancak bu yol, illaki kalenin düşürülmesini isteyen Avusturya arşidükü Ferdinand'ı daha da agresifleştirmiştir.
Kuşatmanın ikinci ayına yaklaşılırken kaledeki cephane ve erzak ciddi bir şekilde azalmıştır. Bu durum da Tiryaki Hasan Paşa'yı zora sokmuştur. Kalede cephane ve erzak sıkıntısı çekilirken Yüzbaşı Ahmed Ağa yardıma yetişmiş ve kaleye cephane ile erzak tedarik edilmiştir. Gerekli maddelerin teminiyle beraber kalede barut imalatı başlatılmış ve üretilen barut 2-3 hafta askerlere yetmiştir. Ama 2-3 hafta sonra bu barut da tükenme noktasına, erzak da ihtiyaçları karşılayamaz hale gelmiştir. Ayrıca sert bir kışın yaklaşması sebebiyle kalenin bu şekilde savunulması imkansızdı. Bu yüzden Tiryaki Hasan Paşa, kalenin kurtarılması için gece baskını (huruç) gerçekleştirmeye karar vermiştir. Eğer bu baskın başarısız olursa, kalenin daha fazla müdafaa edilmesi imkansızdı. Nitekim kuşatmanın 73. gecesi yani 18 Kasım 1601 tarihinde, Tiryaki Hasan Paşa ve kurmayları dahil Osmanlı kuvvetleri; Avusturyalılar'a bir gece baskını düzenlemiştir. Osmanlı Ordusu'nun yardıma geldiğini sanan Ferdinand, çok sayıdaki askeri ve muhafızlarıyla geride imparatorluk armalı 47 büyük top, 14.000 tüfek, 60.000 çadır, 15.000 kazma-kürek, sayısız erzak ve kendi altın tahı ile otağını bırakarak kaçmıştır. Bu büyük zaferin ardından Tiryaki Hasan Paşa'ysa Bosna beylerbeyi yapılmıştır [228][229][230][231][232][233].
Zitvatorok Antlaşması (1606)

Ana madde: Zitvatorok Antlaşması
Aralıklarla süren ve Sultan III. Mehmed'in 22 Aralık 1603 tarihinde vefatıyla yerine geçen oğlu ve yeni Sultan I. Ahmed döneminde de devam eden savaş, iki tarafa da ağır yükler yüklemesi sebebiyle 11 Kasım 1606 tarihli Zitvatorok Antlaşması'yla sona erdirilmiştir. Bu antlaşmaya göre Eğri, Estergon ve Kanije kaleleri Osmanlı Devleti'ne; Yanıkkale ve Komarom kaleleriyse Avusturya'ya bırakılarak Avusturya'nın bir kereye mahsus olmak üzere Osmanlı Devleti'ne 200.000 altın savaş tazminatı ödemesine karar verilmiştir. Ayrıca Avusturya'nın; Osmanlı Devleti'ne ödediği yıllık 30.000 altınlık vergi kaldırılmış ve Avusturya arşidükünün, protokolde Osmanlı sadrazamı yerine Osmanlı padişahıyla denk sayılarak kendisine resmi yazışmalarda "Ceaser" (imparator) şeklinde hitap edilmesi kararlaştırılmıştır. Avusturya'nın ödediği yıllık verginin kaldırılması ve Avusturya arşidüküyle Osmanlı padişahının denk sayılmasıyla beraber Osmanlı Devleti, Avusturya'ya karşı Kanuni Sultan Süleyman döneminde elde ettiği ekonomik ve siyasi üstünlüğünü kaybetmiştir. Bu antlaşma Osmanlı Devleti'nin, Prut Antlaşması'ndan sonra Duraklama döneminde imzaladığı en karlı antlaşmadır [234][235].
I. Ahmed Dönemi (1603-1617)

Ana madde: I. Ahmed
Osmanlı-İran Harpleri (1603-1618)

Ana madde: 1603-1618 Osmanlı-Safevî Savaşı
Ana madde: Nasuh Paşa Antlaşması
Ana madde: Serav Antlaşması
Osmanlı Devleti ile İran'daki Safevî Devleti; 1578 ile 1590 yılları arasında 12 yıl savaşmışlar ve savaş Osmanlı galibiyetiyle sona ermiş, ardından da Ferhat Paşa Antlaşması imzalanmıştır. Bu antlaşmayla beraber Dağıstan, Azerbaycan, Gürcistan, Revan, Karabağ, Şirvan, Tebriz ve Luristan Osmanlı Devleti'ne bırakılmış, bu antlaşmayla Osmanlı Devleti doğudaki en geniş sınırlarına ulaşmıştır.
Ferhat Paşa Antlaşması'nın çok ağır şartlarını, Safevî Devleti için kabul edilemez gören Şah Abbas; bu antlaşmanın ardından oluşan barış döneminde ciddi savaş hazırlıkları yapmıştır. Osmanlı Devleti'nin, batıda Avusturya ile olan savaşlar ve kendi içindeki Celali isyanları sebebiyle sıkıntılı olmasını değerlendiren Şah Abbas, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmek için fırsat kollamaya başlamıştır. Nitekim 1585 yılından beri Osmanlı toprağı olan Tebriz'deki gelişmeler, Şah Abbas'a bu fırsatı vermiştir.
Ezbend Muharebesi (1603)

Ana madde: Ezbend Muharebesi
Osmanlı Devleti batıda Avusturya'yla süren savaşlar ve Anadolu'daki Celali isyanları sebebiyle ekonomik açıdan zor duruma düşmüş, doğudaki eyalet askerlerinin maaşlarını ödemekte sıkıntı yaşamıştır. Bunu bahane denen askerlerde bölgedeki kaleleri yağmalamaya başlamıştır. Bu yağmalama hareketlerinden nasibini alan Selmas Kalesi komutanı Gazi Bey, yağmacı askerlere karşı Safevî hükümdarı Şah Abbas'tan yardım istemiştir. Şah Abbas; Gazi Bey'e "Han" ünvanıyla beraber kavuk, kılıç ve kemer yollamıştır. Tebriz beylerbeyi Zincirkıran Ali Paşa'ysa; bunu bir ihanet olarak görmüş ve Gazi Bey'i cezalandırmak için Tebriz'de zayıf bir garnizon bırakarak Nahçivan ve Ahıska valilerinin komutasındaki birlikleri yanına almış, ardından da Karnıyarık Kalesi'ne kaçmış olan Gazi Bey'in üzerine yürümüştür. Karnıyarık Kalesi zaptedilse de Gazi Bey kaçmayı başarmış ve İran'ın İsfahan kentinde bulunan Şah Abbas'a sığınmıştır.
Bunun üzerine Şah Abbas; 15 Ağustos 1603 tarihinde savaş hazırlıklarına başlamış ve kendisine sığınan Gazi Bey'i koruma bahanesiyle Eylül 1603'te Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmiştir. Komutanlarından Allahverdi Han'a Bağdat şehri üzerine hareket etme talimatı veren Şah Abbas, 14 Eylül 1603 tarihinde İsfahan'dan harekete geçmiştir. Buradan kuzeydeki Kaşan şehrine ulaşan Şah Abbas, Mazenderan bölgesini saldıracağı şeklinde yalan haberler duyurtmuştur. Ardından Erdebil valisi Zülfikar Han ve Kazvin valisi Emirgûne Han'a, kendisine katılma talimatı vermesiyle Şah Abbas'ın hedefinin Tebriz olduğu anlaşılmıştır. Nihavend'i direnişsiz olarak ele geçiren Safevî ordusu, buradan hareket ederek 26 Eylül'de Tebriz önlerine gelmiş ve 1585 yılından beri Osmanlı kontrolünde olan şehri kuşatmıştır. Bu esnada Tebriz beylerbeyi Zincirkıran Ali Paşa ve seçkin birlikler, şehir dışında bulunmaktaydı. Ali Paşa, şehirde bıraktığı az sayıdaki kuvvetin komutasını da oğluna vermişti.
Safevî ordusunun kuşatmaya geldiğini öğrenen Şii Tebriz halkı, Şiilik'i simgeleyen başlıklarını takmışlardır. Halkın coşkusunu gören şehirdeki Osmanlı askerleriyse kalede toplanmıştır. İlk başta şehri kuşatanları yağmacılar sanan kale komutanı Zincirkıran Ali Paşa'nın oğlu, babasına yağmacıların şehri kuşattığına dair bir haber göndermiştir. Daha sonra şehri kuşatanın Şah Abbas olduğunu anlayan kale komutanı, babasına iki ulak daha göndererek durumu iletmiş ve yardım istemiştir. Bunu öğrenen ve Karnıyarık Kalesi'nin zaptından dönmekte olan Zincirkıran Ali Paşa, derhal Tebriz'e yönelmiştir.
26 Eylül tarihinde Tebriz'i kuşatan Şah Abbas; kuşatma sürerken kendi üzerine gelen Tebriz beylerbeyi Zincirkıran Ali Paşa'ya doğru harekete geçmiştir. Kaynaklar Ali Paşa'nın 1.500[236] ila 5.000[237] kişi arasında bir kuvvete sahip olduğunu belirtmektedir. Şah Abbas'ın kuvvetleri hakkındaysa tarihçi Halepli Mustafa Naîmâ Efendi, 15.000 kişilik bir İran kuvveti olduğunu ifade etmiştir.
Osmanlı ve Safevî kuvvetleri, 28 Eylül 1603 tarihinde Tebriz'in kuzeybatısında ve Urmiye Gölü'nun doğusunda yer alan Sufiyan kasabasının Ezbend mevkiinde karşı karşıya gelmiştir. Zincirkıran Ali Paşa, sayı azlığının dezavantajını ortadan kaldırmak ve Tebriz'i kurtarmak için kesinlikle Safevî kuvvetlerinin geriletilmesi gerektiğini düşünerek taarruza geçmiştir. Ancak komutanlardan Demircioğlu'nun birliği bozguna uğrayıp gerilemeye başlayınca diğer birliklerde bozguna uğramıştır. Askerlerin önemli bir kısmı ölmüş ve diğerleri de esir düşmek suretiyle Osmanlı kuvvetlerinden kurtulan olmamıştır. Zincirkıran Ali Paşa ve diğer altı paşa daha esir düşmüş, Nahçivan beylerbeyi Mahmud Paşa ve Ahıska beylerbeyi Halil Paşa bu savaş esnasında ölmüşlerdir. Nitekim bu savaşla beraber Osmanlı Devleti'nin, Tebriz'in savunması için tahsis ettiği kuvvetler görevlerini ifa edemeden bertaraf olmuşlardır. Bu savaşla beraber Safevîler, Osmanlı Devleti'ne karşı yüz yılı aşkın bir süreden sonra ilk zaferlerini elde etmişlerdir. Ayrıca Zincirkıran Ali Paşa'nın Tebriz şehrine yardım etme girişimi başarısız olmuştur [238][239][240][241][242].
Tebriz Kuşatması (1603)

Ana madde: Tebriz Kuşatması (1603)
Şah Abbas, 26 Eylül tarihinde şehri kuşatmıştır. Bu sırada şehrin dışında bulunan Tebriz beylerbeyi Zincirkıran Ali Paşa ve kuvvetleriyle Şah Abbas arasında 28 Eylül tarihinde Ezbend Muharebesi gerçekleşmiştir. Bu savaşta Ali Paşa ve kuvvetlerini mağlup eden Şah Abbas, şehrin dışarıdan yardım almasını engellemiştir.
Şah Abbas; Tebriz'i savunan Osmanlı askerlerine, Osmanlı Devleti'nden aldıkları maaşın iki katını teklif etmiş ve böylece savunmacılar yavaş yavaş Safevî tarafına geçmeye başlamıştır [243]. Nitekim az sayıda kalan askerler, 21 Ekim 1603 tarihinde teslim olmuşlardır.
Şii olan ve Azeri Türkleri'nden oluşan halk, 1585-1603 yılları arasındaki 18 yıllık Osmanlı egemenliğinin acısını çıkarmak için şehri savunan askerleri öldürmüştür. Bu katliamdan en çok Azeri kızlarıyla evlenmiş olan askerler nasibini almıştır [244].
Tebriz şehrinin; Osmanlı kuvvetlerinin yenilgiye uğratılarak alınmasıyla beraber Safevîler, kuruluşlarından yüz yılı aşkın sürede beri Osmanlı Devleti'ne karşı ilk önemli zaferlerini kazanmışlardır. Ayrıca Tebriz'in, Safevî Devleti'nin kurucusu Şah İsmail'in şahlığını ilan ettiği ve başkent olarak kullandığı yer olmasından dolayı İran'da büyük bir sevinç yaşanmıştır. Osmanlı Devleti'nin, Safevîler'in taaruzlarına karşı bölgedeki en müstahkem ve en güçlü şehri olan Tebriz'in düşmesiyle beraber Şah Abbas, Batı İran'da kaybedilmiş olan tüm toprakları direnişsiz ele geçirmiş ve Güney Kafkasya'ya dayanmıştır. Ardından Ordubad, Culfa, Maku, Selmas, Hoy, Meraga, Nahçıvan ve Civanşir kaleleri Şah Abbas tarafından geri alınmıştır. Örneğin bu kalelerden Culfa'da bulunan 100 kişilik Osmanlı garnizonuna karşı kalenin nüfusunu oluşturan Ermeniler isyan etmiş ve askerlerin kesik başlarıyla kalenin anahtarlarını Şah Abbas'a göndermişlerdir. Nahçıvan'daysa kale duvarlarının topraktan ve istihkamların zayıf olmasından dolayı kaledeki zayıf garnizon, Safevî ordusu gelmeden kaleyi tahliye etmiştir. Böylece Nahçıvan, 26 Ekim 1603 tarihinde savaşsız olarak Safevîler'in eline geçmiştir.
Osmanlı Devleti, batıda Avusturya'yla savaşırken aynı anda doğuda da Safevîler'le savaşmak durumunda kalmış ve devlet ilk defa topyekûn olarak çift cephede birden savaşmıştır. Celali İsyanları'yla beraber savaşılan cephe sayısı fiiliyatta üçe çıkmıştır. Bu yüzden devlet, askeri ve mali anlamda zor durumda kalmıştır [245][246][247][248].
Revan Kuşatması (1603-1604)

Ana madde: Revan Kuşatması (1603-1604)
Ezbend Muharebesi'nin ardından Tebriz şehri, Safevî Devleti tarafından alınmış ve başta Nahçıvan olmak üzere birçok Azerbaycan kalesi savaşsız olarak Safevîler'in eline geçmiştir. Bu vakalardan sonra bölgede dağınık bulunan 12.000 Osmanlı askeri, Revan kentine çekilmiştir. Askerler, şehrin Aras Nehri'ne bakanları dışında tüm surlarını onarmış ve savunmaya hazır hale getirmişlerdir.
Şah Abbas; Revan valisi Şerif Paşa'ya yazdığı mektubunda, Nahçıvan'ın savaşsız alınmasına atfederek Revan şehrinin, Safevî ordusu tarafından zaptını olmuş bitmiş bir olay olarak göstermiş ve kışı halen Osmanlı Devleti'nin elinde bulunan Gence'yle Şirvan'da geçireceğini iddia etmiştir. Şerif Paşa, bu mektuba cevap vermemekle beraber mektubu İstanbul'a göndermiş ve çevre şehirlerden destek istemiş ancak hiçbir takviye alamamıştır.
Osmanlı-Lehistan İlişkileri

Ayrıca bakınız: Lehistan Krallığı
Osmanlı Devleti'yle Lehistan Krallığı arasındaki ilk ilişkiler Sultan II. Murad döneminde gerçekleşmiş, Fatih Sultan Mehmet döneminde Kırım'ın fethiyle iki devlet sınır komşusu olmuştur. Osmanlı Devleti'yle Lehistan arasınde genellikle iyi ilişkiler kurulmuştur. Lehistan Krallığı 1575-1587 yılları arasında Osmanlı himayesi altında kalmış, 1587 yılında Osmanlı Devleti'nin Lehistan'ı himayesi son bulmuştur.
Sultan I. Ahmed döneminde; Lehistan'ın Eflak, Boğdan ve Erdel'e saldırmasıyla Osmanlı-Lehistan ilişkileri bozulmuştur. Nitekim Bosna beylerbeyi İskender Paşa'nın, Eflak ve Boğdan kuvvetleriyle beraber harekete geçmesi üzerine Lehistan barış istemiştir (1617). Yapılan barış antlaşmasıyla Lehliler; Zaporojya Kazakları'nın, Dinyeper Nehri'nden (diğer adı Özi Nehri) Karadeniz'e çıkmasına müsaade etmemeyi ve Erdel ile Boğdan'a müdahale etmemeyi, Osmanlı Devleti'de Tatarlar üzerine akın yaptırmamayı taahhüt etmiştir [249].
Sultan I. Ahmed; 22 Kasım 1617 tarihinde başkent İstanbul'da vefat etmiş ve yerine kardeşi I. Mustafa geçmiştir.
I. Mustafa Dönemi (İlk Saltanatı 1617-1618, İkinci Saltanatı 1622-1623)

Ana madde: I. Mustafa
III. Mehmed'in oğlu olan Sultan I. Mustafa; kardeşi I. Ahmed'in 22 Kasım 1617 tarihinde vefatıyla sultan olmuştur. Böylece Osman Gazi'den bu yana Osmanlı padişahlığı ilk defa babadan oğla değil kardeşten kardeşe geçmiştir. Sultan I. Mustafa, iki defa tahta çıkmıştır. İlk saltanatı 3 ay 10 gün sürmüş, akıl sağlığı bozuk olduğu için annesi onun sorumluluklarını her ne kadar üstlense de devlet adamları ve ulemanın kararıyla 26 Şubat 1618 tarihinde tahttan indirilmiş ve yerine II. Osman tahta çıkarılmıştır. Genç Osman adıyla tanınan II. Osman 1622 yılında, ortadan kaldırmak istediği Yeniçeriler'in çıkardığı isyandan sonra Sadrazam Kara Davut Paşa'nın emriyle Yedikule Zindanları'nda husyeleri sıkılarak feci bir şekilde öldürülmüştür. Bundan dolayı Mayıs 1622'de kendisi tekrar tahta çıkarılmıştır.
Genç Osman'ın öldürülmesi, büyük karışıklıklara sebep olmuş ve Sultan I. Mustafa, Kara Davut Paşa'yı sadrazamlıktan azletmiştir. Buna rağmen İstanbul'daki karışıklıklar ve başta Erzurum beylerbeyi Abaza Mehmed Paşa'nın çıkardığı başta olmak üzere Anadolu'daki isyanlar durmamıştır. Bundan dolayı akıl sağlığı bozuk olan I. Mustafa'nın, devleti idare edebilecek kudrette olmadığı ve devlet işlerinden anlayan bir padişahın gerekliliği kesinleşmiştir. Nitekim devlet erkânı ve Şeyhülislam Zekeriyazade Yahya Efendi, I. Ahmed'in oğlu IV. Murad'ın yeni sultan yapılmasına karar vermiştir. I. Mustafa'nın yerine, I. Ahmed'in oğlu IV. Murad çıkarılmıştır çünkü akıl sağlığı bozuk olan I. Mustafa; hiçbir kadınla evlenememiş ve evladı olmamıştır.
İkinci saltanatı bir buçuk yıl süren I. Mustafa, 10 Eylül 1623 tarihinde Şeyhülislam Zekeriyazade Yahya Efendi'nin bir fetvasıyla tahttan indirilmiş ve yerine 11 yaşındaki yeğeni IV. Murad yeni padişah yapılmıştır. Tahttan indirildikten sonra Topkapı Sarayı'nda bir odaya kapatılmış ve 16 yıl daha yaşamıştır. 20 Ocak 1639 günü sarayda ani bir şekilde vefat etmiş ve Ayasofya Camii'nin, Roma İmparatorluğu döneminde vaftizhanesi olarak kullanılan metruk binaya defnedilmiştir. Birçok kaynak kendisinin akıl sağlığının bozuk olduğunu belirtmiş ve kendisi "Deli" lakabıyla anılmıştır. Ancak bazı kaynaklarsa onun akıl sağlığının bozuk olmadığını belirtirler. Tarihçi Halepli Mustafa Naîmâ Efendi, I. Mustafa için "Padişah-ı Edhem-meşreb" demiştir [250][251][252].
Gerileme Dönemi (1699-1792)

Osmanlı Devleti, Osmanlı tarihinde Karlofça Antlaşması’ndan (1699) başlayarak, Yaş Antlaşması'na kadar (1792) geçen süreye denir. Bu dönemin sonlarına doğru, Osmanlı Devleti'ne Avrupalılar tarafından "Hasta Adam" denmeye başlanmıştır. Çünkü bu dönemde Osmanlı Devleti, büyük oranda toprak kayıpları yaşamıştır. Bu dönemde Karlofça ve İstanbul Antlaşmaları’yla kaybedilen yerleri geri almak ve mevcut toprakları korumak amacıyla batıda Avusturya ve Venedik, kuzeyde Rusya ve doğuda İran ile savaşlar yapılmıştır.
Osmanlı, 1710 yılında İsveç İmparatorluğu'nun Osmanlı'ya sığınması ve yine onun ısrarı üzerine, Rusya'ya savaş açtı. 1711 yılında Osmanlı, Rusya İmparatorluğu'nu Prut Savaşı'nda yendi. Bu zafer, Osmanlı'nın Kutsal ittifak Savaşları'nda kaybettiği yerleri geri alma ümidi vermiştir. Pasarofça Antlaşması'ndan sonra Osmanlı Lâle Devri'ne girdi, ve 1718-1730 yıllarına kadar sürdü.
  • 1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı
  • Küçük Kaynarca Antlaşması
III. Selim, Nizam-ı Cedid ordusunu kurdu. Ancak bir isyan sonucu bu ordu dağıldı. III.Selim Avrupa usulünde askeri kuvvet yetiştirilmek istemiş; bu amaça bağlı olarak ulemanın çağdışı düşüncesine karşı, ulemanın nüfuzunun kırldığı, Osmanlı Devleti'ni Avrupa'nın ilim, sanat, ticaret, ziraat, teknik ve sanayide yaptığı ilerlemelere ortak etmek için gelişen yenilik hareketlerinin bütünü, genel anlamda Nizam-ı Cedid kurulan düzenli orduya verilen isim. 1796 yılında Fransa'dan konuyla ilgili olarak top, humbara dökümcüsü, top kundağı ve tüfenkçi işçileri gelmişti. Yeniçeri ocağının çıkardığı Kabakçı Mustafa İsyanı sonucu ortadan kaldırılmıştır.
  • 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ve Bükreş Antlaşması (1812)
Dağılma Dönemi (1792-1918)

Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu modernleşme ve tedbir dönemi (1827-1908)
Bu yüzyıl başlarında Osmanlı Devleti, kaybettiği toprakları geri alarak Avrupa'da tutunmayı ve eski gücünü korumayı amaçlamıştır. Ancak bir süre sonra bu amacına ulaşamayacağını anlayınca elindeki toprakları koruma politikası izlemeye başlamıştır.
Modernleşme ve Birinci Meşrutiyet (1827–1878)




Gazi Halife, Sultan III. Selim,Selīm-i sālis Han, سليم ثالث


1826 yılında Yeniçeri Ocağı kaldırıldı. Bu olaya "Vaka-i Hayriye" (Hayırlı Olay) dendi.
  • Sırp İsyanları
  • Yunan İsyanı
Bu yüzyılda Avrupa’dan geri kalındığı Pasarofça Antlaşması’ndan itibaren kabul edilmiş ve yapılan ıslahatlarda Avrupa örnek alınmıştır. Osmanlı Devleti Avrupalı devletlerin kendi aralarındaki çıkar çatışmalarından yararlanıp denge politikası izleyerek varlığını uzun süre korumuştur.
Gülhane Hatt-ı Şerif-î 3 Kasım 1839'da okunan Tanzimat Fermanı, Osmanlı-Türk tarihinde demokratikleşmenin ilk somut adımıdır. Sultan Abdülmecid döneminde Hariciye Nazırı Koca Mustafa Reşit Paşa tarafından okunmuştur. Gülhane Parkı'nda okunması nedeniyle "Gülhane Hatt-ı Şerif-î" (Padişah Yazısı) veya "Tanzimât-ı Hayriye" (Hayırlı Düzenlemeler) olarak da anılır. Bu fermânla devlet kendisini yenilemesi gerektiğini söylemiştir.
  • 1828-1829 Osmanlı-Rus Savaşı ve Edirne Antlaşması (1829)
  • Mehmet Ali Paşa İsyanı
  • Tanzimat Fermanı (1839)
  • Kırım Savaşı (1853-1856)
  • Birinci Meşrutiyet
  • 93 Harbi (1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı). Ayastefanos Antlaşması ve Berlin Antlaşması (1878)
  • Dömeke Savaşı (1897 Osmanlı-Yunan Savaşı)



I. Dünya savaşı öncesi Osmanlı Devleti ve sahip olduğu bölgeleri


Bu alt başlığın geliştirilmesi gerekiyor. Dağılmayı önlemek için Osmanlı devlet yönetiminde ıslahata yönelik çalışmalar yapılmış ise de, Avrupa'da çıkan isyanlar ve uzun süren Rus savaşları ile iyice yıpranmıştı. I. Dünya Savaşı sonunda da dağılmaktan kurtulamamıştır.
  • Trablusgarp Savaşı (1911-1912)
  • Balkan Savaşları (1912-1913)
  • I. Dünya Savaşı (1914-1918)
    • Çanakkale Savaşı (1915-1916)
  • Saltanatın Kaldırılması (1922)
Devlet yapısı

Ana maddeler: Osmanlı devlet teşkilatı ve Osmanlı padişahları listesi



I. Osman'dan V. Mehmed'e Osmanlı İmparatorluğu padişahları montajı.


Osmanlı İmparatorluğu varolduğundan beri mutlak monarşi ile yönetilirdi. Sultan hiyerarşik Osmanlı sisteminde ve siyasi, askeri, hukuki, sosyal ve çeşitli başlıklarda en üstteydi. Teorik olarak sadece Allah'a ve yerine getirmesi gereken Allah’ın yasaları (İslam’daki şeriat)'na sorumluydu. Onun ilahi görevi İran-İslam başlıklarına yansıtılan "Allah’ın yeryüzündeki gölgesi" (zill Allah fi’l-âlem) ve "yeryüzünün halifesi" (halife-i ru-yi zemin) olmaktı.[253] Tüm devlet dairesi onun hükmündeydi ve verdiği her karar ferman adı verilen kararnamede yayımlanırdı. Başkomutandı ve tüm yurttaki resmi unvanıydı.[254] 1453'te İstanbul'un Fethi’nden sonra kendilerini Roma İmparatorluğu'nun varisi olarak görürlerdi bu nedenle ara sıra Kayser ve İmparator unvanını kullanırlardı.[253][255][256] 1517’de Mısır’ın Fethi'nden sonra I. Selim, halife unvanını da benimsedi. Böylece evrensel Müslüman hükümdarı olduğunu iddia etti. Yakın zamanlarda Osmanlı hükümdarları tahta çıkmada Avrupa hükümdarlarının taç giyme törenine eşdeğer olarak Osman’ın Kılıcı ile kuşatılırdı.[257] Kuşatılmayan sultanın çocukları verasete uygun değildi.[258]
Teoride ve ilkelerde teokratik ve salt olmasına rağmen, uygulamada padişah’ın yetkileri sınırlıydı. Siyasi kararlarda hanedanın önemli üyelerinin görüş ve tutumlarını dikkate alırdı, bürokratik ve askeri kuruluşlarda aynı zamanda dini liderlerdi.[254] 17. yüzyıldan bu yana, imparatorluk uzun süren durgunluk dönemine girdi, bu dönemde sultanlar çok güçsüzleştiler. Birçoğu güçlü Yeniçeri Ocağı tarafından tahttan indirildi. Tahta geçmesi yasaklı[259] olmasına rağmen Harem-özellikle hükümdarın annesi (Valide Sultan olarak da bilinir)- sahne arkası önemli politik rollerde kadınlar saltanatı dönemi boyunca etkili oldu.[260]
Sultanların azalan güçleri ilk sultanların ve sonrakilerin saltanat uzunluklarının farklılığından dolayı kanıtlandı. I. Süleyman, imparatorluğu 16. yüzyılda doruk noktasına çıkaran, 46 yıllık saltanatı olan, Osmanlı tarihinin en uzunuydu. V. Murat, 19. yüzyıl gerileme dönemine hükmeden, kayıtlardaki en kısa saltanattı: saltanatı sadece 93 gün sürdü. Parlamenter monarşi, V. Murat'ın varisi II. Abdülhamit zamanında resmileşti.[261] 2009'dan beri Osmanlı hanedanının reisi Abdülmecit’in büyük torunu Bayezid Osman’dır.[262]
Divan-ı Humayun

Ana madde: Dîvân-ı_Hümâyun
Osmanlı Devleti kurulduğunda bir divan vardı ve belli başlı üyeleri bulunmaktaydı. Bunlar: Padişah, Sadrazam, Vezir-i Azam, Rumeli ve Anadolu Kazasker'leri, Defterdar, Şeyhülislam, Kaptan-ı Derya ve Nişancı idi.
Fatih Sultan Mehmet'ten sonra Vezir-i Azamların görüşlerini daha rahat söylemesi için padişahlar toplantıları arka tarafta bir bölümden izlemiş, divana Vezir-i Azam başkanlık yapmıştır. Bu meclis Osmanlı Devleti'nin yönetiminde Padişaha yardımcı olurdu.
Vezir-i Azam (Sadrazam): Padişahtan sonraki en yetkili devlet adamıdır. Padişahın mührünü taşırdı.
Vezir: Sadrazamdan sonraki en yetkili kişidir. Sadrazamın verdiği görevleri yapardı.
Kazasker: Anadolu ve Rumeli'de olmak üzere iki ayrı kazasker bulunurdu. Adalet işlerine bakardı. Ayrıca kadı ve müderrislerin atamasını ya da görevden alma işini yapardı. Bugünkü yargı görevini yaparlardı.
Defterdar: Anadolu ve Rumeli'de iki ayrı defterdar vardı. Rumeli'deki baş defterdardı. Maliye işlerini yapardı. Bugünkü Maliye bakanlığı görevini yürütürdü.
Nişancı: Tapu, kadastro, fethedilen yerleri gelirlerine göre deftere kaydetmek işlerini yürütürdü.
Şeyhülislam: Devlet'te iken verilen kararların İslam'a uygun olup olmadığına karar verir, bu karara fetva denirdi. Sadrazamla eşit rütbedeydi. Şeyhülislam, divan aslî üyesi değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri alınırdı.
Kaptan-ı Derya: Donanma ve denizcilikle ilgili işlerden sorumludur. İstanbul'dayken Divan toplantılarına katılırdı. Kaptan-ı Derya da aslî üye değildi, gerekli görülen konularda çağrılır ve fikri sorulurdu.
Divan-ı Hümayun II .Mahmud dönemi'de kaldırılarak yerine nazırlıklar (bakanlıklar) kuruldu.
İdari bölümler

Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu'nun idari bölünüşü
Osmanlı İmparatorluğu'nda ilk idarî birimler olarak sancaklara bölünmüştü. Çoğu sancak, sancak beyi tarafından yönetilmekteydi. Bir kısmı ise şehzadeler, ve onların lalaları tarafından yönetilmekteydi. Sancaklar da kazalardan ve nahiyelerden oluşmaktaydı. Ülkenin genişlemesiyle, sancakların birleşimiyle oluşacak olan beylerbeyliği kuruldu. İlk kurulan beylerbeyliği, Rumeli Beylerbeyliği'dir. 16. yüzyıldan itibaren, beylerbeyliği kelimesi yerine eyalet kelimesi kullanılmaya başlandı. Eyaletler sâlyâneli (yıllıklı) ve sâlyânesiz (yıllıksız) olmak üzere ikiye ayrılmaktaydı. Sâlyânesiz eyaletler Has, Zeamet ve Tımar olmak üzere üç dirlik arazisine bölünmüştü. Tımar dirliğinde, ordunun uzun süre ordusunun ana gücü olan Tımarlı Sipahiler yetiştirilmişti. Sâlyâneli eyaletler, genellikle devletin doğrudan kontrol edemediği, merkeze uzak eyaletlerdi. Bu eyaletler dirliğe ayrılmazdı; vergilerini doğrudan para olarak merkeze gönderirlerdi. Burada daimi Yeniçeri garnizonları olurdu.
19. yüzyılda eyalet yapısı değişmeye başladı. 1864 yılında eyalet sistemi tamamiyle yıkılarak, yerine vilayet sistemi getirildi. Bu sistem, cumhuriyet dönemindeki idarî bölünüşün temelini attı.
Hukuk

Ana madde: Osmanlı hukuku



Kanun-ı Esasi Osmanlı'nın ilk anayasasıdır.


Devlet, varlığı süresince birçok hukuk düzenini sentezlemiş ve Osmanlı hukukunu oluşturmuştur. Kanun, genellikle laik bir düzene sahiptir. Ancak Şer'i, dini hukukla da uyumluydu.[263] Hukuk kuralları yerel özelliklere göre de esneklik gösteriyordu. Toprakların yönetimi ve sivil düzen konusunda yerel idareye haklar tanınıyordu. Böylelikle imparatorluk içindeki birçok unsurun adalet anlayışına cevap veriliyordu.[264] Beşeri ve Örfi hukuk olmak üzere iki tür hukuk vardır. Beşeri hukuk kanunlar çerçevesinde oluşan hukuk sistemidir. Örfi hukuk ise İslam dininin esasları üzerine kuruluydu.
Ordu

Ana madde: Osmanlı Askeri Teşkilatı
Osmanlı ordu teşkilatı Anadolu Selçukluları, İlhanlılar ve Memluklular devletlerinin askeri teşkilat yapılarından belirli ölçülerde yararlanılarak kurulmuştur.
Osmanlı Devleti Ordusu'nun Başkomutanlık görevini Hakanlar yapmışlardır.
Yaya ve atlılardan oluşturulan ordunun atsız kısmı "yaya”, süvarileri ise "müsellem” şeklinde adlandırılmıştı. Kapıkulu Ocakları'nın kuruluşuna kadar savaşlarda fiili olarak hizmet gördüler.
Osmanlı Devleti'nin temeli atılırken süvari olan beylik kuvvetlerinin yerine vezir Alâaddin Paşa ile Kadı Cendereli Kara Halil'in tavsiyeleriyle Türk gençlerinden oluşan ayrı ayrı biner kişilik yaya ve müsellem isimleriyle muvazzaf ade ve süvari kuvveti kuruldu.
Kara kuvvetleri

Ana madde: Osmanlı Ordusu



Osmanlı-Yunan Savaşı (1897) sırasında piyadeler, Hücum(1897), Fausto Zonaro


Yaya ve müsellemlerin temelini attığı ordu teşkilatı zamanla kuvvet ve sınıflara ayrılmıştır. Osmanlı ordusu başlıca 3 ana kuvvetten oluşmaktadır. Bunlar; Kapıkulu Ocağı, Eyalet Askerleri ve Akıncılardır.
Kapıkulu Ocağı, Osmanlı Devleti'nin daimi ordusunu oluşturan ve doğrudan padişaha bağlı olan yaya, atlı ve teknik sınıftan asker ocaklarına verilen addır. Kapıkulu ocaklarının kurulmasından önceki dönemde Osmanlı Devleti'nin askeri gücünü yayalar ve müsellemler oluşturuyordu.
Eyalet Askerleri, devletin Tımar'a ayrılmış bölgelerinde yetişmiş askerlerdi. Kapıkulu Askerleri gibi barış zamanında da askerlik yapmazlardı. Sadece savaş sırasında askerlik yaparlardı.
Donanma

Ana madde: Osmanlı Donanması
Osmanlı imparatorluğu'nun deniz kuvvetleri olan Donanma-yı Hümâyûn, XIV. yüzyılda kuruldu.[144][265] Osmanlı Devleti, 1323 yılında Karamürsel'i fethederek denize ulaştı, Karamürsel Bey komutasında ilk donanma oluşturuldu ve Kocaeli'nde yapılan savaşlarda denizden destek sağlandı.[266] 1327 yılında Karamürsel'de ilk Osmanlı tersanesi kuruldu ve böylece deniz gücünün kurumsallaşma çalışmaları başladı.[144] Osmanlı donanmasında hiyerarşik sisteme geçildi, ilk Derya Beyi (Donanma Komutanı), Karamürsel Bey oldu.[266] 1337 yılında Kocaeli ele geçirildi; böylece 1353 yılında gerçekleşecek olan Rumeli'ye geçişin önü açıldı.[144] Bundan sonra donanmanın merkezi sırasıyla İzmit, Gelibolu ve son olarak da İstanbul oldu.[144][267]



Preveze Deniz Muharebesi(1538)


İstanbul'un fethinde II. Mehmed, donanmadan yararlandı.[267] Karadeniz'de ve Akdeniz'de etkisi artan Osmanlı donanması, Mısır seferinde Osmanlı kuvvetlerine lojistik destek sağladı.[144][267] 1538 yılında Preveze Deniz Muharebesi kazanıldı. Bundan sonra Cerbe Deniz Muharebesi de kazanıldı, Malta kuşatıldı ancak bir şey elde edilemedi. Osmanlı donanmasını büyütmek için birçok tersane kuruldu, ihtiyaç duyulan malzemeler Kocaeli'den, Biga'dan, Samsun'dan, Kastamonu'dan ve Aydın'dan getiriliyordu.[265][268] Kaptan-ı Deryalara gelenek olarak Cezayir beylerbeyliği verilirdi.[265] Tersane-i Amire'nin bulunduğu Kasımpaşa'nın inzibat sorumlusu donanma idi. Gelibolu, Akdeniz adaları ve İzmir'in bazı yerleri Osmanlı kaptanlarına dirlik olarak verilirdi.[269]
16. yüzyılda Hint Okyanusu'nda Portekiz Krallığı'na karşı Hadım Süleyman Paşa ve Piri Reis komutasında seferler düzenlendiyse de, Portekiz donanması üstün geldi ve Piri Reis idam edildi.[270] İnebahtı Savaşı'ndan sonra ağır kayıplar veren Osmanlı donanması, kayıplarını telafi etmeyi başardı.[271] Osmanlı İmparatorluğu, duraklama döneminden itibaren deniz ticaretinde Avrupalı devletlerden geri kaldı.[267] XVIII. Yüzyılda Mezomorto Hüseyin Paşa'nın girişimleri ile donanmada reform yapıldı.[144][265][A] Fakat denizlerde ciddi bir üstünlük sağlanamadı. 1773 yılında Cezayirli Gazi Hasan Paşa'nın Kaptan-ı derya olmasıyla Bahriye Mektebi açıldı, burada modern eğitim verilmeye başlandı ve 1776 yılında Tersane-i Amire'nin yakınlarında ikinci Bahriye Mektebi olarak Hendesehane-i Bahri açıldı.[272] 19. Yüzyıl'da Osmanlı İmparatorluğu, Fransa'nın Mısır Seferi'nde İngiliz donanmasından yardım aldı. Bundan sonra III. Selim'in reformlarını devam ettiren II. Mahmut devrinde donanma, 1827 yılında Navarin'de imha edildi.[273] II. Mahmut döneminde ABD'li mühendislerin yardımlarıyla reformlar devam etti, Osmanlı tersanelerine modern deniz sanayi girdi ve dönemin en büyük savaş gemisi unvanını elinde tutan Mahmudiye de o dönemde denize indirildi. II. Mahmut'un ölümünden sonra bu mühendisler İstanbul'u terk etmek zorunda bırakıldı[273], tahta çıkan Abdülmecit döneminde, 1840 yılında Bahriye meclisi kuruldu ve modern donanma çalışmaları devam etti. İlk denizcilik şirketi Şirket-i Hayriye de bu dönemde kurulmuştu. Abdülaziz döneminde ise, 1867 yılında Bahriye Nazırlığı kuruldu. Abdülaziz döneminde devam eden reformlar ile yabancı ülkelerden çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı. 1878'den itibaren II. Abdülhamit'in güvensizliği sonucu donanma, Haliç'te terkedildi ve denize açılmadı.[267][273] 1897 Osmanlı-Yunan Savaşı'nda Osmanlı donanması kendini gösteremedi, 1909 yılında Donanma Cemiyeti'nin çabaları ile modern donanma çalışmaları halkın bağışlarıyla devam etti.[144][267] Bu cemiyetin çabaları ile çok sayıda modern savaş gemisi satın alındı, Alman subaylardan oluşan bir heyet ile reform çalışmaları canlandı. Trablusgarp Savaşı'nda ve Balkan Savaşları'nda Osmanlı donanması etkinlik gösterdi, fakat I. Dünya Savaşı'nda Ege Denizi'nde sınırlı faaliyet göstermek zorunda kaldı, Çanakkale Deniz Savaşları'nda başarılı oldu.[144][274] Donanma, I. Dünya Savaşı'nın ardından, Marmara Denizi'nde İtilaf kuvvetlerinin kontrolü altına girdi.[144]
Hava kuvvetleri




I. Dünya Savaşında Osmanlı uçağı imalatı


Ana madde: Osmanlı tayyare bölükleri
Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa tarafından 1909'da ilk adım atılan Osmanlı askerî havacılığı, resmi olarak 1 Haziran 1911 tarihinde Fen Kıtaları Müstahkem Genel Müfettişliği 2. Şubesi bünyesinde Havacılık Komisyonu adıyla faaliyete geçirilmiştir. Havacılık Komisyonu'nun temellerini Fransa’dan satın alınan biri 25, biri de 50 beygirlik iki uçak oluşturmuştur.1912 yılında ise başlayan Balkan Savaşlarında, Deperdussin, Bleriot, Harlan ve Mars tipi uçaklarla Osmanlı tayyare bölükleri kendini mümkün olduğunca göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı'nda, müttefik olunan Almanya'dan gizlice getirilen uçaklar ve düşmandan ele geçirilen uçaklar kullanıldı. Savaşın pek çok döneminde hava harekatı yetersizliklerden ötürü kısıtlandı, ancak yine de kayda değer uçuşlar yapıldı.
Toplum yapısı




Surname-ı Vehbi'den çeşitli meslek erbabları, 1720, Topkapı Sarayı Müzesi


Ana madde: Osmanlı toplumu
Toplum asker ve reaya olmak üzere iki farklı tabakadan oluşmaktaydı. Asker dışındaki halk, "reaya", devlete vergi ödemekteydi.Osmanlı siyasal uygulamasında asker ve reaya kesin kurallarla ayrılmıştı.[275] Toplumsal köken, yetişme koşulları ve resmi görev bakımından askeri sınıf: kılıç ve kalem ehli olarak ikiye ayrılmaktaydı.[276] Halk ise müslüman ve müslüman olmayan "millet"lerden oluşuyordu.[277] Gayri müslimler ayrıca "cizye" vergisi ödemek dışında toplumdan bir ayrıma tabi değildi. Müslüman toplumun yaşantısı şeriat ile şekillenirken farklı milletlerin din ve örflerine göre mahalli yaşam tarzlarını koruma imkanı vardı.[278] Toplumu yönetenler ve yönetilenler olarak, art zamanlı şekilde, iki sınıfa ayırmak mümkündür. Sınıflar arası geçiş yasak değildir, ancak sınırlı tutulmuştur.
Araplar

Osmanlı'da Araplara ise 'kutsal soy' anlamına gelen Nim Seyyid dendiği bazı tarihçiler tarafından rivayet edilir. Yavuz Sultan Selim döenminde halifeliğin ele geçmesinden sonra Araplara büyük bir ilgiyle yakınlık duyulmuştur. İslam peygamberi'nin Arap olması nedeniyle Arap kavmine ''Kavm-i Necip'', Araplara ise 'Nesl-i Necip'' denilmiştir. Bu söylenişer Türkçe karşılığı Asil kavim olrak adlandırılmıştır. Bazı osmanları paşaları'nın arap olması ve bazı osmanlı padişahlarının ise araplara olan sevgi ve güveni sonsuzdu. Ama I. Dünya Savaşında, Arap halkın Suriye, Irak, Ürdün, Yemen'de İngilizlerle beraber osmanlı devletine savaş açması hem Araplara olan güveni yitirmiş ve ''Ümmetçilik'' politikası Araplarca yok edilmiştir.
Ermeniler




Ermeniler Tarafından Katledilen Şehit Türkler Anıt ve Müzesi


Osmanlı'da Ermeniler, Sadık-ı millet yani güvenilir millet olarak adlandırılıyordu. Osmanlı'da azınlık bir millet görevindeydi. Fatih Sultan Mehmet döeninde Osmanlıcılık anlayışıyla Ermenilere Patrik kurabilmelerine izin vermiştir. Fakat I. Dünya Savaşı ve Milliyetçilik akımından dolayı Ruslarında desteğini alarak bir grup çete kurulmuş. Bu çeteler Anadolu'da yaşayan Türkleri bir gecede öldürtmüş, Erzurumda Ahır içine Türkleri koyarak 49 Türkü yakarak öldürtmesi, Iğdır, Kars, Van, Muş, Bitlis, Ağrı'da Türk köylerine baskın yaparak buradaki Türklere de çeşitli mualemelerle öldürtmüştür. Osmanlı kaynaklarına göre 1910-1922 yılları arasında 523,000 Türkün Ermeniler tarafından bilerek ve kastedilerek öldürüldüğünü belirtmektedir. Hüdavendigar Onur'a göre, 1914-1918 yılları arasındaki olaylarda, Ermeni çetecileriyle sayısı 2.5 ile 3 milyon arasında değişen Müslüman, Türk ve Kürt nüfus hayatını kaybetmiştir. Fransa Dışişleri Bakanlığı'ndan Rusya'nın Paris büyükelçiliğine gönderilen 14 Mayıs 1915 tarihli yazıda 14 Mayıs 1915 , Van İsyanı sırasında bölgede yaklaşık 6000 Müslümanın Ermeniler tarafından katledildiği kaynaklarda belirtilmektedir.


Ekonomi

Ana madde: Osmanlı İktisâdi Yapısı



20 kuruş banknot (1852)


Son padişaha kadar bütün Osmanlı paralarının üzerinde Kostantiniye ibaresi kullanılmıştır. Kurtuluş Savaşı'nda Yunanların bunu ilk Doğu Roma İmparatoru I. Konstantin yerine Yunan Kralı I. Konstantin'i kastederek kullanmaları üzerine kullanılmasından vazgeçilmiştir.
Osmanlıda merkezi otoritenin her yerde etkin olmasını sağlayan, devlet hazinesinden para harcanmadan asker yetiştirilen ve toprağın işlenmesini de sağlarken en uç beylere kadar güvenliği taşıyabilen bir sistem vardi. Buna Tımar sistemi deniyordu. Reayaya verilen toprakları 3 yıl bekletmeksizin işlemesi ve kazancından bir kısmıyla da tımarlı sipahileri yetiştirmesi gerekiyordu. Böylece devlet hazinesi de azalmıyor, üstüne üstlük her an savaşa hazır asker yetişmiş oluyordu.[kaynak belirtilmeli]
Osmanlıda ki bir başka yapı da taşraydı. Başkent dışındaki her yer taşra olarak isimlendiriliyordu.[kaynak belirtilmeli]



Osmanlı Bankası


Osmanlı'da Banka

Osmnalı'da ilk para gümüş olarak Orhan Gazi tarafından bastırılmıştır. Fatih Sultan Mehmet döneminde ise ilk altın para bastırılmıştır. Osmanlı'da banka 19 yüzyıldan sonra veya Tanzimat Fermanından sonra ise Osmanlı'da banka sayıları artmıştır.[281] İstanbul Bankası 1847’de Osmanlı döneminde kurulan ilk banka olarak faaliyet vermiştir. Osmanlı'nın çiftçiler için kurduğu banka Ziraat Bankasıdır. Ziraat Bankası 19. yüzyıl'ın ilk yarısında kurulmuştur. Osmnalı'da ilk kağıt para uygulaması ''Kaime'' 1840 yılında bastırılmıştır.[282] Daha sonra Tanzimat dönemininin padişahları Abdülaziz ve II. Abdülhamid Han döneminde bankacılık faaliyetleri hızlanmıştır. II. Meşrutiyetin etkisi ile özellikle 1908 yılından sonra milli bankacılık akımı git gide önemli bir konuma gelmiş ve hız kazanmıştır. I. Dünya Savaşı’nın etkisi ulusal bankacılığın gelişimini de hızlandırmıştır. 1911-1923 yılları arasında milli sermaye ile kurulan banka sayısı 21 tane olmuştur.[283]
Diplomasi ve Uluslararası İlişkiler




I. Süleyman, elçi kabul ederken, Süleymanname- Matrakçı Nasuh


Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu'nun dış ilişkileri
Osmanlı'nın uluslararası ilişkileri kuruluşundan itibaren yoğun bir çaba gerektirmiştir. Türk egemenlik sahasının bir uç beyliği olarak yabancı unsurlarla sürekli irtibat halindedir. Klasik dönemde üç kıtaya yayılmış bir devlet olarak dış ilişkilerinde gelişme gösterme mecburiyeti görülmüştür. Beylik dönemlerinde diplomasi kurumsal bir hal almamıştır. Uzmanlaşmış birimler yoktur. Diplomatik görevleri nişancı yürütmektedir. 1453'te İstanbul'un fethi ile bütün Akdeniz havzası ile düzenli diplomatik ilişkilerin başladığı söylenebilir. J.C. Hurewitz, İstanbul’un fethedildiği ve akabinde ikamet elçilerinin kabul edildiği 1453’den, imparatorluğun yıkıldığı 1923’e kadar süren dönemdeki diplomasiyi dört dönemde inceler. Bunlar: 1.1453’den 1699’a, Karlofça Antlaşması’nın imzalanmasına kadar süren dönem. 2. 1699’dan 1793’e, ilk ikamet elçiliğinin açıldığı ve böylece sürekli diplomasiye geçilmesine kadar süren dönem. 3. 1793’den 1821’e, ikamet elçiliklerinin çalışmalarına ara vermesine kadar süren dönem.4.İkamet elçiliklerinin yeniden açıldığı 19. yüzyıl ortalarından, 1923'te cumhuriyetin ilanına kadar süren dönemdir.[284]
Demografi

Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu demografisi
Osmanlı Devleti'nin beş yüz yıllık varlığının çoğunda toplam vatandaş sayısı kesin verilere dayanmamıştır. 1881'deki sayıma kadar nüfus bilgileri vergi mükelleflerinin genel nüfusa oranlanmasıyla belirlenmekteydi. Vergiden hariç bir yöntem de hanelerin sayılması idi. Her evde 5 hane halkının bulunmasına dayalı bir varsayım yapılabilmekteydi. Varsayımlara dayalı nüfus tahminlerine göre: 1520'de Osmanlı İmparatorluğu'nda 11.692.480 kişi yaşamaktaydı. 1683'te 30.000.000, 1856'da 35.350.000 nüfus olduğu düşünülmektedir.[285] İlk resmi sayım 1881–1893 arasında 10 yıl süren bir çalışmayla yapılmıştır. İlk defa bu sayım: vergi, askerlik ya da herhangi bir amaçla değil; demografik bilgi elde etmek için yapılmıştır. Nüfus: Müslüman, Yunan(Makedonlar, Anadolu Rumları, Pontus Rumları, Kafkas Rumları dahil), Ermeniler, Bulgarlar, Katolikler, Yahudiler, Protestanlar, Latinler, Asurlular, Çingeneler gibi etnik, dini ve cinsel kategorilerde belirlenmiştir.Bu sayımda 17,388,604 olan nüfus, 1919 sayımında 14,629,000 kişi olarak belirlenmiştir.[286][287]
Dil

Ayrıca bakınız: Osmanlı Türkçesi



1896'da Selanik'te farklı alfabeleri içeren bir takvim


Devletin resmi dili Türkçedir. Uluslarası yazışmalar Türkçedir. Yerel yönetimlerde ise Türkçe ve bölgenin yerel dili resmi işlerde yürürlükte olan dildir. Bu diller Arapça, Arnavutça, Berberice, Boşnakça, Bulgarca, Ermenice, Farsça, Gürcüce , Hemşince , Hırvatça, Kürtçe, Lazca , Macarca, Rumca/Yunanca, Rusça, Sırpça ve birçok yerel dildir. Merkezi ilgilendiren konularda Türkçe, yereli ilgilendiren konularda yerel dil kullanılmştır.Bilim dili olarak Türkçe ve Arapça kullanılmıştır.Edebiyat dili olarak Türkçe ve Farsça kullanılmıştır.
Din

Ana madde: Osmanlı İmparatorluğu'nda din
Osmanlı Devleti'nde İslamiyet baskın din olmakla birlikte, İslam inancında "semavi dinler" olarak kabul edilen Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin mensupları da bulunmaktaydı. Hıristiyanlığın Ortodoks ve Gregoryen kiliseleri millet sistemi içinde meşru bir şekilde örgütlenmiş durumdaydı. Bu inançlara mensup kişiler, kendi dini kurallarına göre yargılanırdı.
Buna karşılık millet sistemine dahil olmayan dinlerin, devlet içinde meşru bir varlığı bulunmuyordu.
İslam




Şeyh-ül İslam İslam dini için en yüksek memurdur.


Hilafet veya Halifelik, İslami siyasi ve hukuki yönetim makamına ve yönetime verilen isimdir. Halife ise Hilafet makamındaki kişiye denir. İslam peygamberi Muhammed'in ölümünden sonra makam bir süre daha bir yönetim biçimi olarak varlığını sürdürmüş olsa da zamanla daha çok İslami bir toplumu veya İslam Devleti'ni vurgulamak için kullanılan bir terim olmuştur.
Halifelik daha çok Müslümanların Sünnî kanadının temsilcisi olarak kabul görmüştür. Şiî kanadı büyük ölçüde Sünnî hilafet yönetimi altında yaşasa da Halife'yi kabul etmemişlerdir. Halifeliği Şiîlikteki ya da Alevilikteki İmametten farklı kabul etmek gerekir. İmamet teokratik bir özellik taşımasına rağmen, Halifelik teokratik bir özellik taşımamıştır. Halifeler yetkilerini saltanat dahi olsa ümmetin biatı ile devralmışlar, yönetim işlerini de büyük ölçüde danışmaya dayalı olarak yürütmüşlerdir. Bu anlamıyla teokratik olmaktan öte dünyevîdir.
Halife, ilk zamanlarda İslam toplumunda ileri gelenlerin seçimiyle başa geldiği halde, Emevi ailesine geçmesinin ardından saltanat şeklini almıştır. Abbasi Hanedanı'ndan gelen halifelerin 10. yüzyılda zayıflamasına kadar devlet başkanı görevini yürüten halife, bu dönemde siyasi gücün yerel hükümdarların eline geçmesinin ardından sadece ruhani önder veya İslami toplulukların onursal lideri haline gelmiştir. Abbasiler döneminde Bağdat'ta yaşayan halife, Moğolların 1258 yılında Bağdat'ı yağmalamaları sonucunda Mısır'a Memluk himayesine kaçmış, 16. yüzyılın başında Yavuz Sultan Selim'in Memluklar'a son vermesiyle birlikte İstanbul'a taşınmıştır. Daha sonra Osmanlı Hanedanı'na geçen halifelik, 29 Ekim 1923'te Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasıyla fiilen hilafetin olmamasına rağmen resmen halifeliğin varisi Türkiye olmuştur. 3 Mart 1924 tarihinde laiklik ilkesi gereğince halifelik Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından resmen kaldırılmıştır.
Musevilik ve Hristiyanlık

İslam inancında "semavi dinler" olarak kabul edilen Musevilik ve Hıristiyanlık dinlerinin mensupları, millet sistemi sayesinde o dönemde batı ülkelerinde azınlık dinlerine gösterilen hoşgörünün üzerinde bir rahatlık içinde yaşamayı sürdürdüler. Hristiyanlığın Ortodoks ve Gregoryen kiliseleri millet sistemi içinde meşru bir şekilde örgütlenmiş durumdaydı. Bu inançlara mensup kişiler, kendi dini kurallarına göre yargılanırdı.
Misyonerlik faaliyetleri

Ana madde: Osmanlı'da misyonerlik
1820 yılında başlayan ve Kurtuluş Savaşı'na sonuna kadar süren zaman içerisinde Osmanlı Devleti'nde misyonerlik faaliyetleri çok hızlı bir şekilde gelişmiştir. Misyonerlik faaliyetlerini bu denli başarılı olmasında şüphesiz Osmanlı Devleti'nin Islahat Fermanı ile verdiği ayrıcalıklar, kapitülasyon anlaşmaları ile verilen ayrıcalıklar ve Osmanlı Devleti'nin bölgelerine ilgi göstermemesi etkili olmuştur. Başlangıçta kendilerine Anadolu'da hedef bulamayan misyonerler daha sonra Ermenilere odaklanıp çalışmalarında başarılı olmuşlardır. Açtıkları okullardan mezun olanların başarılı olmaları bu okulların etkilerini artırmıştır. Hatta zamanla Müslüman Türkler dahi çocuklarını bu okullara göndermişlerdir.
Misyonerlerin genel hedef kitleleri, İslamiyet'in yaygın olduğu bölgeler olmuştur. Bu çalışma Osmanlı Devleti ile sınırlı kalmayıp Afrika Kıtası, Arap Yarımadası, İran ve Orta Asya halklarına yönelik bir çalışmadır.
Ulaşım ve haberleşme




20. yüzyılda büyük masraflarla yapılan Hicaz Demiryolu


Ana madde: Osmanlı'da ulaşım ve haberleşme
Ulaşım aracı sanayi emperyalizmine kadar deve ve yelkenli gemidir. Ulaşım teknolojisinin ilkelliği nedeniyle büyük şehirler 19. yüzyıl ortalarına kadar zaruri maddelerin temininde de*vamlı sıkıntı çektiler. Bu konuda değişmeler tarımda, ulaşımda başlayan yavaş çağdaşlaşma ile paralel gitti. Gelişmiş taşıma araçları(araba gibi) kullanılmadığından inşaatta da hafif ve niteliksiz gereçler kullanılmıştır. 16. yüzyılda İstanbul'a gelen Alman seyyah Schweigger: "Evleri ağaç ve kerpiçtendir. Buna rağmen bizdeki bina*lar kadar pahalıya mal oluyor." demiştir.[288] Osmanlı coğrafyasının genişliği ve bakım için gerekli emtianın sağlanamaması atlı ulaşımdansa, devenin tercih edilmesine neden olmuştur. 19. yüzyıla dek de ulaşım ve haberleşme organik güce dayanmıştır. Haberleşme ve posta örgütleri, daha sonra telgraf döşenen yerler hariç at, deve; dağlık yerlerde de yaya ulaklar kullanıyordu. Menzil teşkilatı da denen bu örgüt ulak ya da tatar adı verilen memurlara sahipti. Tatarlardan oluşan bir haberleşme örgütü bu dönemin en etkin kurumudur[289] Tatarlarının görevi, devletle ordu arasındaki haberleşmeyi sağlamaktır. Bu teşkilat II. Mahmud döneminde (1808-1839) kaldırılarak yerine menzil teşkilatı kurulmuştur. I.Abdülhamit döneminde ise tatarlar bir disipline bağlanarak Tatarân ocağı oluşturulmuştur. Posta tatarlarıyla haberleşme 1840 yılına kadar sürmüş ve sivil postacılığa kadar Osmanlı'da haberleşmenin ana ögesi olmuştur.[290] İlk Posta Teşkilatı 23 Ekim 1840 tarihinde Abdülmecid tarafından Nezaret isminde kurulmuştur. 1840-1842 yılları arasında ilk Posta Nazırlığını Ahmet Şükrü Bey yürütmüştür. Posta Nezareti kurulduktan önemli merkezlerde postaneler açılmıştır. İlk postane İstanbul’da Yeni Cami avlusunda Postahane-i Amire adı ile açılmıştır. 16 Kasım 1840 tarihinde de I.Posta Kanunu ilan edilmiştir.[291]
Ulaşım ve haberleşmede devrim niteliğindeki iki gelişme: Telgraf ve demiryolu merkezi idareyi de güçlendirmiştir. Özellikle telgraf Avrupa devletlerine paralel bir gelişme göstermiş, telgraf ve posta personeli iyi yetiştirilmiştir. Haberleşme imkanları Osmanlı İmparatorluğu'nun ve sonra da Cumhuriyetin ülke üzerindeki süratli kontrolünü, sağlayan müesseselerin başında gelir.[292] Demiryolu, idarenin umut bağladığı, fakat mali kriz yaratan ve dış borçlanmayı arttıran bir araç oldu. Muhtelif ulusların şirketleri tarafından döşendiklerinden, demiryolu hatları Anadolu kıtasında birbirlerini tamamlayan bir ağ meydana getiremediler ve daha döşendiklerinden itibaren gerileyen bir teknoloji ile kurulan bu demiryolu ağı asrımıza bir problem olarak devredildi. Demiryolları, özellikle 19. yüzyılın son çeyreğinde bir yandan zirai hasılayı arttıran, Anadolu kıtasına muhacirlerin iskanını kolaylaştıran ve asayişin kurulmasına yardımcı olan bir araçtır.[293]
Eğitim

Ana madde: Osmanlı'da eğitim



20. yüzyıl başında Mekteb-i Mülkiye öğrencileri, arkada: Padişahım çok yaşa yazısı


İslam eğitim sisteminin temel kurumu olan medrese Osmanlılar döneminde de eğitimin temel kurumu olmuş, Osmanlı'ya uygun biçimsel gelişmeler göstermiştir. Medrese sıbyan mektebinden sonra orta, lise, yüksek okul ve üniversite eğitimi veren, İslami kimliği sebebiyle sadece müslümanların devam ettiği bir eğitim kurumu özelliğindedir.[294] II. Mahmud dönemine kadar İslami teşkilatlanma söz konusudur. Bu dönemde batı tarzı kurumlar oluşturulmadan önce, memur yetiştirmek amacıyla: Acemi Oğlanlar Ocağı ve Enderûn Mektebi; sivil halkın eğitimi amacıyla sıbyan mektepleri ve medreseler kurulmuş idi. İlk medrese 1331'de kurulan İznik Orhaniyesi'dir. II. Mehmed tarafından kurulan Sahn-ı Seman Medresesi felsefe, fen, kelam, fıkıh gibi çok çeşitli ve gelişmeye müsait ilimleri öğretmiştir. Daha sonra din adamları felsefeyi günah sayarak eğitim programlarından çıkarmıştır. Dini kaygılarla müdahaleler sonucunda eğitim sistemi zarar görmüştür.[295] 2. Mehmet'in yaptırdığı Ayasofya Medresesi ve I. Süleyman döneminde kurulan Süleymaniye Medresesi Osmanlı eğitim sisteminin 2. Mahmut'a dek en önemli kurumları olmuştur. Buralarda doğa bilimleri yerine İslam hukuku ve tefsir gibi İslami ilimlere odaklanılmıştır.[296] 2. Mahmut Tıbbiye ve Harbiye'yi kurarak askeri eğitimi yenilemiştir. Rüşdiyeler kurmuş ve medreseye alternatif eğitim oluşturmuştur. Tanzimat Dönemi ise eğitimin halka yayılmaya çalışıldığı, bakanlık ve kararnameler ile düzenlenmeye çalışıldığı bir dönem olmuştur.[297] Daha sonra Darülmaarif kurularak rüşdiye sonrası eğitim verilmiş ve sonradan kurulacak Darülfünun'a öğrenci yetiştirilmiştir.[298] Batılı anlamda eğitim vermek için kurulan Darülfünun üç kez kapatılmış, birçok kez isim ve yer değiştirmiş, ilgi ve imkan eksikliği nedeniyle amacını yerine getirememiştir. Bu kurum 1933'te İstanbul Üniversitesi'ne dönüştürülmüştür.
buse isimli Üye şimdilik offline konumundadır   Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Bookmarks


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler Arama
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



Tüm Zamanlar GMT +4 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 01:11 PM.


Powered by vBulletin® Version 3.8.9
Copyright ©2000 - 2021, Jelsoft Enterprises Ltd.
porno izle bursa escort bursa escort bursa escort bahis güvenilir bahis illegal bahis bahis siteleri bahis siteleri canlı bahis sakarya escort sakarya escort pendik escort bayan tuzla escort gaziantep escort